Cyclist Türkiye

Ağlaya-sızlaya bisiklet aldırdığınız günleri ne çabuk unuttunuz!

AĞLAYA-SIZLAYA BİSİKLET ALDIRDIĞINIZ GÜNLERİ NE ÇABUK UNUTTUNUZ!

Not: yazım ve imla kuralları yazıldığı döneme uygun, değiştirilmeden bırakılmıştır. 

Anımsıyor musunuz? İlkokul ya da ortaokul çağlarındaysanız. Bir bisikletiniz yoktu. Ama herkesin bir bisikleti ardı… Gerçekte, herkesin bisikletleri yoktu ama siz hep bisikletleri görüyordunuz. Bisikletin sizi çeken bir yanı vardı çünkü. Neydi, o sizi bisiklete çeken? Bu sorunun yanıtı, herkesin öznel tarihinde gizli kuşkusuz. Belki de, bisikletin ta kendisinde. Fizik bilimi, hala insanoğlunun iki tekerleğin üzerinde kurduğu o dengeyi kendi kuramlarıyla açıklayamıyor. Bu “şeytan icadıyla” insan arasında böylesine anlaşılmaz bir bağ var. Hala bir “gizem” söz konusu. Ama, gerçekten şöyle bir çevrenize bakın, bunu ister gerçekleştirmiş olsun, ister gerçekleştirmemiş olsun, bisiklet tepesine binmek istemeyen bir çocuk yoktur. Hele de çocukların yaşamı en dolaysız ve en içten, algıladıkları gibi yaşayan insanlar oldukları düşünülürse, biz yetişkinlerin bisiklete bu senli ilgisiz kalması nasıl açıklanabilir? Bir de biz, yetişkiniz ve akıllıyız ya, çevreye hiç zarar vermeyen ulaşım aracının bisiklet olduğunun, insan bedenini beyninden, ayak parmaklarına kadar uyum içinde çalıştıran aracın yine bisiklet olduğunu bilirken, yarattığımız çevre kirliliğinden boğulurken, bir yığın insan sağlığını yitirirken, hatta ölürken, ve sıranın bize henüz gelmemesinin yalnızca bir şans olduğunu gözlemlerken, -şimdi bize çok uzak kalan yıllarda- çocukluğumuzda ağlaya, sızlaya bisiklet aldırmak için çabaladığımız günleri anımsayalım lütfen. Hep arkadaşımızın bisikletine bindikten sonra, kendi bisikletimizin selesine oturduğumuzda bizi sarıp sarmalayan duyguları bir gözümüzün önüne getirelim. Mutluyduk ve dünya güzeldi değil mi? Öyleydi. Oysa şimdi yaşadığımız dünyanın çok ciddi problemleri var. Ozon tabakasını bir zamanlar bizim büyüklerimiz, şimdiyse bizler deldiği için dünyanın ısısı yükseliyor, bilim adamları “sera etkisi” diyor buna. Bizim günlük yaşamımıza yansımaları ise, iklimlerin değişmesi, yeşilliğin, ağaçların, coğrafya dilinde “maki” denilen çalılıkların kavrulması, bunlara bağlı olarak su kaynaklarının kuruması, bize yaşam veren, ciğerlerimizi pompalayan oksijenin azalması söz konusu. Dramatize etmek gerekirse –ki gerekir-, gün gelecek, açık havada piknik yaparken, tıpkı bir asansörde kalmışçsına soluk alıp veremeyeceğimiz, soluduğunuz havadaki oksijenin miktarı kanınızı temizlemeye yetmeyecek, kendi yarattığınız kirlilikte kanımızda kirlenecek… Sonuç ortada “Toplu ölüm”, “toplumca ölüm”, “mezarıma çelenk gönderilmesi rica olunur” türünden medyatik… Çevremizi temizlemek adına, doğayı temizlemek adına hiçbir şey yapamıyorsak, içimize bakalım, çocukluğumuza bakalım, orada bize gerekli olan saflığı ve doğallığı göreceğiz, yön verecek sesi duyacağız. Hadi ne duruyorsunuz, bisiklete binelim. Çocuklarımız, torunlarımız var. Onlar için en anlamlı miras, yaşanılır bir çevre olacaktır.

Bu yazı NALAN BARBAROSOĞLU tarafından yazılmıştır.|11 Nisan 2017