Cyclist Türkiye

TROYA, HOMEROS'UN GÜZEL İZMİR'İNDE

TROYA, HOMEROS'UN GÜZEL İZMİR'İNDE

“Niye İzmir?” diye soran olmayacaktır ama ben yine de cevap vereyim.

Birinci neden Homeros elbette. 

Troya’nın hikâyesini anlatan büyük ozanın nereli olduğuna dair farklı görüşler ileri sürülse de, İzmirliliği yaygın kabul görüyor.

İkinci tercih nedenimiz, İzmir’in tam bir bisiklet şehri olması. 

Geçmişin mirası, bugünün enerjisiyle birleşince müthiş bir sentez ortaya çıkmış.  Onlarca bisiklet grubu, binlerce sürücüsü şehrin sokaklarını geri kazanmış. Her yaştan, her renkten, her telden insan bu iki tekere bağlanmış.

İşte bu nedenlerle İzmir’deyiz.

 undefined

Cumhuriyet Meydanı’nda süslü kadınlar

Sema Gür ve Samed Kunaç’la Cumhuriyet Meydanı’nda, Atatürk heykelinin altında buluşuyoruz. 

Birçok insan Sema’yı “ Süslü Kadınlar Bisiklet Turu”nun yaratıcısı olarak biliyor. Malûm, Süslü Kadınlar, çok kısa bir sürede Türkiye’nin en renkli bisiklet etkinliği haline geldi. 

(Böyle bir oluşumun Sezen Aksu’nun şehrinden çıkması şaşırtıcı değil elbette. Victor Hugo’nun prensese benzettiği İzmir’e de bu yakışırdı.)

Sema böyle bir şapka taşıyor, ama bizim onu tercih etmemizin bir başka nedeni daha var: O, bir tarih öğretmeni. Dolayısıyla, şehrin her yerini- dünü ve bugünüyle- avcunun içi gibi biliyor. 

 

Boyoz’la başlayan gün

Klasik bir İzmir kahvaltısı yapmak üzere selelere atlıyoruz. Kordon Boyu’ndan kuzeye, Alsancak’a doğru pedal çevirmeye başlıyoruz. 40km uzunluğundaki bisiklet yolunun üstündeyiz. Gündoğdu Meydanı’ndaki Cumhuriyet Ağacı heykelinin ve faytonların yanından geçiyoruz. Troya Atı’mızı o atlarla tanıştırıyoruz.

 Kordondaki apartmanların arasında “ben buradayım” diye fısıldayan zarif bir taş yapı görüyoruz. Arkas Sanat Merkezi burası. 

Biraz ileride benzer ölçekteki zarif bina ise Atatürk Müzesi. 1862 tarihli bina, 1927’de Atatürk’e hediye edilmiş. 1941’de müze olmuş. Müzede Atatürk’ün hayat hikâyesinin ayrıntılı olarak anlatıldığı panolar, videolar ve maketler var.

Atatürk Müzesi’nden sonra kıyıdan ayrılıyor, Alsancak’ın içerilerine dalıyoruz. Buralar her santimetrekarenin tarih koktuğu, nefis sivil mimari örnekleriyle dolu, labirentvari sokaklara sahip. 

Sokakların çoğunun adı yok, numarası var. Hepsi bin dört yüz küsur diye gidiyor. 

Numaralı sokakların birinde boyoz yemek için oturuyoruz. Boyoz, İspanyolca “küçük somun” anlamına gelen “bollo” kelimesinin çoğulu imiş. 1492’de İspanya’dan sürülen Safarad’lar Türkiye’ye getirmiş. Kat kat ince yufkalardan oluşan bu özel yiyecek zaman içinde İzmir’le özdeşleşmiş. Enginarlısından çikolatalısına kadar çeşit çeşit.

Boyozlarımızı ve yumurtalarımızı yiyor ve kalkıyoruz. Protein ve karbonhidrat depoladığımıza göre hazırız demektir.

 undefined

Türkiye’de fuarın adı

Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden Şair Eşref Bulvarı’na bağlanıyoruz.  Biraz sonra efsane Kültür Park’a geliyoruz. 

Türkiye’de fuar deyince akla İzmir Fuarı ve Kültür Park gelir. Bir zamanlar sadece İzmir’in değil, Türkiye’nin eğlence hayatının kalbi burada atardı. Zeki Müren en yeni kostümlerini ilk burada sergilerdi. Ajda Pekkan’

“ Hür doğdum, hür yaşarım”ı en çok burada coşkuyla seslendirirdi, assolistler arası rekabet gazete manşetlerine taşınırdı. Fuarın asıl işlevi olan ticaret arka planda sürer giderdi. 

Kültür Park’a giriyor, turlamaya başlıyoruz. Lozan Kapısı’nın orada Atatürk’le İnönü’yü sohbet ederken buluyoruz. Hürmetlerimizi sunup devam ediyoruz. Dikilitaş’ı geçiyor, Lunapark’a uzanıyoruz. Şehrin içinde dev bir alan. Ne kadar değerli. 

Ama nedense, Kültür Park eski şaşaasından biraz uzak görünüyor gözüme. Sema ve Samed onaylıyorlar bu gözlemimi.  Son yıllarda Kültürpark için düşünülen, Kültürpark'ı sil baştan şantiye alanına çevirip yeniden yapmayı öngören yeni projeye karşı “Kültürparka Dokunma” adı altında parkı koruma ve  canlandırmaya dönük bir oluşum olduğunu söylüyorlar. Zaten fuarlar artık burada değil, Gaziemir'deki Fuar İzmir'de yapılıyormuş. Sadece İEF geleneksel olarak halen Kültürpark'ta yapılmaktaymış.

Park’tan ayrılıyor, Montrö Kapısı’ndan dışarı çıkıyoruz. Sola dönüyor, Hiciv sanatının büyük üstadı Şair Eşref’in adını taşıyan yoldan devam ediyoruz.

 

Ahmet Piriştina kent arşivi ve müzesi

Biraz sonra kent müzesine ulaşıyoruz. 1932’den 2001’e kadar İtfaiye merkezi olarak hizmet veren bina, İzmirlilerin özlemle andıkları belediye başkanları Ahmet Piriştina’nın adını taşıyor. 2004’de açılan müzenin girişinde çubuk frenli, siyah bir Raleigh tarafından karşılanıyoruz. Yanındaki panolarda 19. yüzyıl sonlarından 1930’lara kadar bisiklete binen İzmirlilerin fotoğrafları ve 1895’te yayınlanan Ahenk gazetesinden harika bir makale var. Bisikletin sonsuz faydalarını anlatan makaleyi okuyor, müzeden ayrılıyoruz.

Gazi Osman Paşa Bulvarı’ndan tekrar Cumhuriyet Meydanı’na bağlanıyoruz.  

 undefined

1. Ulusal mimarlık akımının laboratuarı

Yeniden bisiklet yolundayız. Pasaport İskelesi sağımızda kalıyor. 18. ve 19. yüzyılda Doğu Akdeniz’in en önemli liman şehirlerinden biri olan İzmir’in Pasaport İskelesi 1878’de yapılmış. Ünlü 1922 yangınında tahrip olan bina daha sonra başka bir üslupla yenilenmiş ve hizmete açılmış. Bu üslup, 1. Ulusal Mimarlık Akımı adını taşır. Şehirde bu üslupla yapılmış başka birçok bina var. 

Zaten biraz ileride yolun sol tarafından denize dik inen cadde Mimar Kemalettin adını taşıyor. Caddede bir de heykeli olan Mimar Kemalettin Bey, 1. Ulusal Mimarlık akımının Vedat Tek ile en önde gelen figürüdür. Bu bölgede ve İzmir’in başka yerlerinde gördüğümüz  çatıları kubbeli, pencereleri kemerli binalar bu üslubun alameti farikasıdır. 

Borsa Sarayı, Vakıflar Bankası (Çatalkaya Hanı), Kardiçali Han, Milli Kütüphane vb bu üslubun önde gelen örnekleri.  

Denize dik inen Gazi Bulvarı boyunca yukarı doğru pedallıyoruz.  Sağlı sollu sokaklarda bu üsluba dair örnekler görmek mümkün. Fuar’ın 9 Eylül kapısından dönüyor, tekrar denize iniyoruz. Şimdi bir alışveriş merkezi olan balık halinin önündeki köprüden geçiyor, Konak Meydanı’na ulaşıyoruz. 

 

Şehrin simgesi: Saat kulesi

İzmir’in simgesi saat kulesinin altındayız. 25 m yüksekliğindeki kule, 1901’de Sultan 2. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı münasebetiyle yapılmış. Üstündeki saatleri, padişahın yakın dostu Alman İmparatoru 2. Wilhelm hediye etmiş. 

İzmir’deki birçok bisiklet etkinliğinin buluşma noktası olan kulenin altında cıvıl cıvıl bir sosyal hayat var. 

Beyaz fötr şapkası, beyaz takım elbisesi, çantasındaki bayrakları, kocaman tespihi ve en önemlisi 2m 10cm uzunluğundaki bıyığıyla meydanın sembolü Ali Tak’la sohbete dalıyoruz. 

Kendisini Cem Karaca’ya benzettiğimizi söyleyince, Ali Bey, Cem Karaca ile İzmir Fuarı’nda birebir çalıştığını söylüyor. Listeye Özay Gönlüm, Özcan Tekgül ve Bayan Bacak lakaplı Serpil Örümcer’i ekliyor. Sonra da coşkuyla kendi yazdığı sigara karşıtı şiirini okuyor. 

 undefined

Bir labirent: Kemeraltı Çarşısı

Sigaranın kötülüklerine bir kez daha ikna olduktan sonra gidonumuzu Kemeraltı Çarşısı’na çeviriyoruz. 

İzmir’le ilgili kitaplar dünyanın en büyük açık hava alışveriş merkezinin burası olduğunu söylüyor. Günde 750 bin kişi ziyaret ediyormuş. Bu mahşeri kalabalığa biz de katılıyoruz. Bisikletten inip yürümeye başlıyoruz.

 Önce “boğazlar meselesi”ni halledelim diye çok hoş bir avludan içeri giriyoruz. Samed bizi nefis bir esnaf lokantasına götürüyor. Laf olsun diye söylemiyorum. Siz hiç ördek çorbası yapılan bir esnaf lokantası duydunuz mu? 

 

Hisar Camii ve Kızlarağası Hanı

Lokantadan ayrılıyor, kahvemizi içmek üzere Kızlarağası Hanı’na yöneliyoruz. 1592’de Aydınoğlu Yakup Bey yaptırdığı Hisar Camii’ne geliyoruz. Caminin etrafını rengarenk tezgahlar çevrelemiş. Tespihlerin renk skalası meşhur Pantone kataloğundan daha zengin. 

Camiden 1744 tarihli hana geçiyoruz. Han, Kızlarağası Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırıldığı için bu isim verilmiş. 1933 yılında restore edilmiş ve o günden beri İzmir’in sosyal hayatının ayrılmaz bir parçası olmuş. 

 

Doğal olarak şehrin ortasında: Agora

Kahvemizi de içtikten sonra, Kemeraltı Çarşısı’nın içinde zikzaklar çizerek turumuzu bitiriyor, Agora’ya yöneliyoruz. 

Şimdiki Namazgâh semtinde bulunan Antik Smyrna şehrinin Agorası, adı üstünde, şehrin idari, siyasi ve ticari merkezi imiş.  M.Ö 4. yüzyılın sonunda kurulmuş. 

1932’de başlayan kazılar halen sürüyor. Burası birçok kazı yerine göre yemyeşil. 

İzmir Agora’sı dünyanın başka hiçbir Agora’sında bulunmayan grafiti örneklerine sahipmiş. 

Ama kapalı olduğu için görme şansı bulamıyoruz.

 

Ne güzel bir isim: Kadifekale 

Agora’nın yukarısında, Büyük İskender’in yaptırdığı kalenin asıl adı Pagos. Ama Türkçe, Kadifekale diye çok daha güzel bir isim bulunmuş. Denizden 200m yukarıda bulunan kaleye bisikletle çıkmak elbette mümkün.  Ama 40 dereceye yakın bir sıcaklıkta gözümüz yemiyor. “Biz onu görmesek bile o bizi görüyor” diye avunuyoruz.

Eteklerindeki hareketli Eşref Paşa Mahallesi’nde küçük bir tur atıp, ayrılıyoruz. 

Fevzi Paşa Bulvarı’ndayız. Sağa devam ediyor, tarihi Basmane Garı’nın önünden dönüşümüzü yapıyor, tekrar denize doğru iniyoruz. Yolun karşısındaki Kavaflar Çarşısı da 1.  Ulusal Mimarlık Akımı’nın örneklerinden. 

Yeniden bisiklet yolundayız. Denizi sağımıza alıp devam ediyor, 2km sonra Karataş ve Asansör yazan levhalarda duruyor ışıklardan karşıya geçiyoruz. Şehrin en uzun caddesi Mithatpaşa üstündeyiz. Sağdan devam ediyor az biraz daha gidiyoruz. 

 

Dario Moreno’nun komşusu: Tarihi asansör

Sol tarafta gitar çalan heykeliyle bizi içeri davet eden Dario Moreno’yu görüyoruz. Sokak da onun adını taşıyor. Şöhreti Türkiye sınırlarını aşan müzisyen ve sinema oyuncusu hayatının bir bölümünü bu sokakta geçirmiş. Etrafı kafelerle çevrili çok hoş bir yer burası.

Moreno’nun yaşadığı evin hemen yanında şehrin en ikonik yapılarından biri olan Asansör bulunuyor. Karataş ile Halil Rıfat Paşa semtleri arasındaki geçiş, Asansör yapılıncaya kadar 155 basamaklı bir merdiven ile sağlanıyormuş. 1907’de Nesim Levi’nin yaptırdığı asansör ile iki semt arasındaki gidiş gelişin biçimi değişmiş. 

Sadece işlevi değil, görünümüyle de etkileyen asansöre bisikletlerimizi katlayıp bindik ve 60m tepedeki kafeden İzmir’i seyrettik. 

 

İzmir’in ilk apartmanı: Anadolu

Tekrar Mithatpaşa Caddesi’ne çıkıyor, sola dönüyoruz. Bisikletimin sele borusunu tutan mandalını iyi sıkmadığım için selenin aşağıya indiğini fark ediyorum. 
O andan itibaren pedalları bırakıyor, bisiketi ayaklarımla götürmeye başlıyorum. Hem Fred Çakmaktaş’a hem de bu yıl 200 yaşına basan Koşu Makinesi’ne İzmir’den selam gönderiyorum. 

Biraz sonra yolun solunda nefis bir taş bina görüyoruz. Tabelasında Mithatpaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yazıyor. Bu yıl 150 yaşına basmış.  

2km sonra şehrin ilk apartmanı kabul edilen Anadolu Apartmanı’nın önündeyiz. Binanın yapımına 1905’te başlanmış ama Cumhuriyet’ten sonra tamamlanmış. 1960’larda yanındaki havuzlar kaldırılmış ve Gözümoğlu adını taşıyan bir açık hava sinemasına dönüşmüş. Bina 2013’te restore edilmiş. Biz gittiğimizde hava kararmış olmasına rağmen modern aydınlatması sayesinde ışıl ışıldı.

Artık geri dönmemiz lazım. Yoksa geç kalacağız. TRT İzmir Kent Radyo’da Muhlis Dilmaç’la randevumuz var. 

Göztepe Köprüsü’nden yolun diğer tarafına geçiyoruz. Ortalık  “Şampiyon Göztepe” bayraklarıyla donanmış. 

 undefined

Radyo’da bisiklet

Farlarımızı açıyor, pedala kuvvet geri dönüyoruz. Konak’tan geçiyor, Kültür Park’ın kenarından TRT binasına ulaşıyoruz. 

Bugün Türkiye’nin her yerinde yapılmakta olan Perşembe Akşamı Bisikletçileri’ni duymayanınız yoktur. İşte bu oluşumun kurucusu Muhlis Dilmaç, aynı zamanda  İzmir Kent Radyo’da bir bisiklet programı yapıyor. Her salı saat 21.00’de 99.1 frekansından yayınlanan “Kent-Trafik- Bisiklet” adındaki program bisikletle ilgili her şeyin konuşulduğu bir platform. Biz de o platforma konuk olduk ve bisiklet üstünden sohbet ettik.

 

İzmir’in ECC’yle imtihanı

Radyodan çıktığımızda, bisikletçilerin uğrak yeri olan ve adını iki tekerden alan  Cin Atı Cafe’ye davet edildik.  

Cin Atı’nda “İzmir’in ECC’Yle İmtihanı” üstüne muhabbet ettik.  Bisikletli Ulaşımı Geliştirme Platformu BUGEP üyelerinden Tanzer Kantık hadiseyi şöyle özetledi: 

“European Cycling Challenge (ECC) adını taşıyan yarışma şöyle yapılıyor: Akıllı telefonunuza GPS tabanlı bir mobil uygulamayı yüklüyor, şehrinizdeki takıma kaydoluyorsunuz. Bu mobil uygulama sayesinde yaptığınız her kilometre takımınızın hanesine yazılıyor ve birikmeye başlıyor. 1-31 Mayıs tarihleri arasında en uzun mesafeyi hangi şehir yaptıysa, “mücadele”den o galip ayrılıyor. ECC’ye ilk kez geçen yıl katılmış, 52 şehir arasında 17. olmuştuk.

Bunun verdiği moralle, 2017’ye daha iyi hazırlandık. Özellikle Bisikletli Ulaşımı Geliştirme Platformu BUGEP’in çalışmalarıyla, şehirdeki bütün bisiklet grupları bir araya geldi ve İzmir için pedal çevirdi.
31 Mayıs gecesi, son iki yılın birincisi olan Gdansk’ı geçtik ve birinciliği elde ettik.

Bu dostane rekabetten sonra BUGEP olarak Gdansk’tan bir de davet aldık. 22-24 Eylül tarihleri  arasında yapılacak olan Aktif Hareketlilik Kongresi’ne katılacağız.” 

Cin Atı’ndan ayrılıyor, Troya’mla kaldığım otele dönüyorum. Vakit gece yarısını geçmiş, ama yollar bisikletli dolu. E, boşuna İzmir olunmuyor. 

 

Troya “sakin şehir” yolunda

Ertesi gün Alsancak Garı’nın önünde Gülfem Güngör Uşaklı ile buluşuyoruz.

Uşaklı ailesinin bütün bireyleri aktif bisiklet kullanıcısı. Eşi Tolga ve oğlu Demir de iki teker aşığı. Hem katlanır hem tur hem de yol bisikleti kullanıyorlar.

Gülfem bir sigorta şirketinde çalışıyor ve her gün evden işe bisiklet sürerek gidiyor. Mustafa Kemal Sahil Bulvarı üzerinde bulunan bisiklet yolunu kullanıyor. Bisikleti ile ilişkisi bundan ibaret değil elbette. BUGEP aracılığı ile şehrin farklı noktalarında kullanıcıların sorunları ile ilgili bilgi alıyor ve ulaşım altyapısı ile ilgili gördüğü sorunları bu platform aracılığı ile iletebiliyor.

Hedefimiz Seferihisar. 

Hemencecik bisiklet yoluna katılıyoruz... Kordon Boyu, Pasaport, Konak, Üçkuyular derken kendimizi 12km sonra İnciraltı Kent Ormanı’nda buluyoruz Trafikle muhatap olmadan ormana gelmek. Ne büyük bir şans!

 

Bisim

Yol boyu BİSİM’in kiralama istasyonlarından geçiyoruz. MaviŞehir’den başlayan ve bütün körfezi dolaşan 40 kilometrelik bisiklet yolu üstünde 30 BİSİM istasyonu bulunuyor. Saati 2,60 TL’den bisiklet alıp, dilediğiniz istasyona bırakabiliyorsunuz. 

Kent Ormanı’ndaki lagünün kıyısından Balçova sırtlarına bakıyoruz. Ünlü teleferik de o sırta çıkıyor. Ama bisikletin alınmadığını öğrenince gitmekten vaz geçiyoruz. Mottomuz hazır: Bisikletim Olmadan Asla!

Seferihisar, bulunduğumuz yerden yaklaşık 40km uzakta. Toplam irtifa ise gayet düşük: 200m civarında. Ama ne işim var bu sıcakta diye düşünürseniz hemen yakınımızdaki Üçkuyular’dan kalkan 730 numaralı belediye otobüslerini kullanabilirsiniz. Bisiklet katlanır olunca bir sorun yok. Küçük bir valiz gibi kendine hemen bir köşe buluyor.

 

Türkiye’nin ilk sakin şehri: Seferihisar

İtalyanca şehir anlamını gelen “Citta” ile İngilizce’de yavaş anlamına gelen “Slow” kelimelerinden oluşan Cittaslow’u Türkçe’de Sakin Şehir olarak kullanıyoruz. 

İtalya’da kurulu olan bu birliğe üye olmanın ve üyeliği sürdürmenin sıkı kuralları var.  Küreselleşmeden uzak, tüketimden daha çok üretimi öne çıkaran, kent dokusunu koruyan, alternatif enerji kaynaklarına yatırım yapan ve bir dizi kriteri yerine getirebilen şehirle bu birliğe üye olabiliyor.

Seferihisar, bu kriterleri yerine getirdiği için 2009 yılında Cittaslow’a üye oluyor.

An itibariyle Türkiye’nin 11 şehri bu birliğe üye. Daha geniş bilgi almak isterseniz www.cittaaslowturkiye.org sitesine bir tık yeter.

Seferihisar’ın kıyı bandındaki Sığacık’a gidiyoruz yavaş yavaş. Her yer sakin şehirlerin simgesi  salyangoz heykelleriyle dolu. 

Sığacık’ın 1km güneyinde antik Teos şehri bulunuyor. M.Ö. 1000 yıllarında bir İon kolonisi olarak kurulmuş. Dünyadaki en büyük Dionysos Tapınağı buradaymış.

Restore edilmiş sokaklarda zikzaklar çiziyoruz. Beyaz badanalı taş  evlerin gölgesinde turluyoruz. Bu evlerin çoğu ev pansiyonculuğu gibi sakin şehir formatına uygun bir turizm faaliyeti sürdürüyor. 

Sığacık Kalesi’nde kurulan üretici pazarının müptelaları mesafeye bakmaksızın başka şehirlerden buraya geliyor, tarihi bir atmosferde organik alışverişlerini yapıyor. 

Rüzgar tribünlerinin gölgesinde Marina’ya gidiyoruz. 

Lüks tekneler arasında turladıktan sonra, mütevazı teknesinde ağlarını onaran Kadir Usta ile sohbete dalıyoruz. 56 senedir denizden kopamayan Kadir Temiz, Halikarnas Balıkçısı’nın romanlarından çıkmış gibi. Yüzünün çizgileri hikâye dolu. 

Kadir Usta’ya rastgele diyor,  dönüş yoluna koyuluyoruz. 

Ama yapamıyoruz. Çünkü  Mamma’s Sweets& Bike adında bir bisiklet kafe görüyoruz. Güzel dekore edilmiş mekanda malzeme bakınıyor, güzel kahvelerini yudumluyoruz. 

Milan Kundera’dan ödünç bir ifadeyle salyangozlara selam veriyor, Seferihisar’dan ayrılıyoruz: “Hız unutturur, yavaşlık hatırlatır”

 

 

 

 

Bu yazı AYDAN ÇELİK tarafından yazılmıştır.|06 Şubat 2018