Cyclist Türkiye

SELE ÜZERİNDE BİR ŞEF: ARDA TÜRKMEN

SELE ÜZERİNDE BİR ŞEF: ARDA TÜRKMEN

Hepimiz seni öncelikle “Arda’nın Mutfağı”ndan tanıyoruz. Tarzınla, neşenle, enerjinle, hepimizin okumaktan ve izlemekten keyif aldığı yazılar yazıyor,  programlar yapıyorsun. Bunların yanında tam bir bisiklet tutkunusun. Bu tutkunun kaynağında ne yatıyor?

Çocukluk elbette. Bir de inatçı mizacım. Bu kadar inatçı olmasaydım, bu saydıklarının hiç birini yapamazdım. İşimde de aynı şey geçerli, bisiklette de. İnat, sebat ve merak olmadan başarılı işler olacağına inanmıyorum.

Boğaziçi’nde yaşayan bir ailenin çocuğuyum. Bundan yirmi, yirmi beş yıl evvel, mahalleden arkadaşlarla her akşam Büyükdere’den yola çıkar, Beşiktaş’a kadar pedal çevirir, oradan buraya (Bebek) döner dondurma yerdik.  İlk bisikletim bir Pinokyo idi. O zamanlar mahallede bir arkadaşın Alpina diye bir aleti vardı. Böyle chopper’a benzediği için çok havalıydı hepimiz ona binmek isterdik. Bir de Hüdaverdi vardı, BMX'ler daha sonra çıktı. Benim hiç BMX’im olmadı ama sanırım memleketteki ilk dağ bisikletlerinden birine sahip oldum. Markasını hatırlamıyorum ama geliş hikâyesi şöyledir: Babam, Almanya’da yaşayan amcamı ziyarete gitmiş.

 Amcam ona “bak böyle yeni bisikletler çıkmış” diye gösteriyor, babam da bir tane alıp geliyor. İlk gördüğümde hiç sevmemiştim; bu ne acayip bir şey böyle diye. Gövde bir tuhaf, tekerlekler kocaman, gidonu da tuhaf. Düz değil, kocaman bir üçgen bir gidon... Ben ise deli gibi bmx istiyordum ama böyle bir şey çıktı geldi. Çok istemediğimden midir nedir bilmiyorum, sonradan çalındı o bisiklet. Kimin çaldığını bile biliyorum.

 

Boğaziçi Şıngır Mıngır kitabının yazarı Salâh Birsel, yüz yıl evvel  Büyükdere’deki bisiklet yarışlarından söz eder. Arap Veysel, Hüsnü Bey gibi yarışçıları anlatır. Bayağı eski bir bisiklet geçmişi var büyüdüğün yerlerin.

Doğrudur. Tabii burası komple sahil şeridi ve sayfiye yeri olduğu için, bisiklet ve diğer sokak oyunları her zaman gözdeydi. Benim bütün çocukluk arkadaşlarım bisiklet sahibiydi, ya da “bi tur versene” usulü bisiklete binerlerdi.

 undefined

O günden bugüne kesintisiz devam etti mi iki teker sevgisi?

Sevgisi devam etti de kendisi pek etmedi. O yıllardaki başka bir tutkum futboldu. Amatör kümede oynayacak kadar ileri gidince, bisiklete biraz ara verdim.

Bundan sekiz dokuz sene evvel bir çocukluk arkadaşım yeniden bisiklete binmeye başladığını, bayağı yol yaptığını, göbeğin eriyip gittiğini anlattı ve beraber binme teklifinde bulundu. Derme çatma bir bisiklet bulduk ve beraberce Yeniköy’e kadar gittik. O kadar zaman ara verince doğal bir sonuç yaşadım: iki gün popom ağrıdı. (gülüyor) Ondan sonraki binişlerde de benzer ağrılar nüksetti. Bu böyle olmaz, madem bu işi yapacağız biraz daha bilerek yapmak lazım diye düşündüm. Önce bir dağ bisikleti edindim, ardından  şehir bisikletine geçtim. Özel kıyafetler aksesuarlar filan derken, çok geçmeden yol bisikletine yöneldim. Giderek periyodları sıklaştırıp, mesafeleri de uzatmaya başlayınca eski kıvama geldik. Şimdi haftanın dört günü pedal çeviriyorum.

 

Sözünü ettiğin yıllar, Türkiye’de bisikletin yeniden ivmelendiği yıllar. Özellikle Eurosport Türkiye yayınlarının varlığı, Cumhurbaşkanlığı Türkiye Turu’nun yeniden canlanması filan derken bisikletli sayısı hızla artmaya başladı.

Benim sıralamam biraz daha farklı oldu. O yıllarda bisiklet yayınlarını fazla izlemiyordum; Türkiye Turu’yla da pek alakam yoktu. Biz bu işi daha ciddi yapmaya başlayınca bir arkadaşımla birlikte Vietnam, Kamboçya ve Tayland’ı içeren bir yolculuğa çıktık. O turdan sonra işin sportif yanına daha çok sarmaya ve yarışları takip etmeye başladım. Hatta benim o zamanlar salonlarda beraber çalıştığım spor hocası olan arkadaşların neredeyse tamamı “Abi ne yapıyorsun ya, bu kadar çok bisiklete binilir mi? Hem dışarıda biniyorsun, hem gelip burada biniyorsun. Binme bu kadar” derlerdi. Şimdi hepsi triatlona başladı, Iron Man falan koşuyorlar.

 undefined

En çok nerelerde binmeyi seviyorsun?

Yarışmaya gittiğimiz tüm ülkeler bisiklet için muazzam. Oralarda pedal çevirmek bambaşka bir keyif. Türkiye’de de güzel parkurlar var ama benim en sevdiğim yer büyüdüğüm bölge olan Boğaziçi. Hele bir de trafik yoksa tadı bambaşka. Mesela Avrasya Maratonu’nun olduğu gün, bir arkadaşım Yeniköy’den buralara kadar gidon tutmadan gelmiş. Frenleri bir kere bile kullanmamış, düşünebiliyor musun bu lüksü?

Bir de şunu eklemek istiyorum. Bazı bisikletçiler görüyorum. Adam yanından selamsız sabahsız geçip gidiyor. Olmaz arkadaş, bisikletle kibir bir arada olmaz.  Selam sabah vermeden geçilmez.

Bütün bisikletçilere selam olsun!

 undefined

Bisiklet ve Beslenme

Son yıllarda profesyonel bisiklet dünyasında göze çarpan değişimlerden biri de beslenme tarzı... Eskiden makarnaya dayalı olan beslenme kültürü  yerini başka şeylere bırakıyor. Hatta artık takımlar kendi şeflerini yanlarında getiriyorlar, mutfak kurduruyorlar. Bu şeflerden Hannah Grant, Soren Kristiansen gibi isimler  fenomen oldu. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Önce şuradan başlayayım: Bence spor ve beslenmenin önemi son yıllarda anlaşılmaya başladı. Çocukken, futbol oynadığım yıllarda bize su bile içirtmezlerdi. Düşünebiliyor musun, “su içme, şişersin” diye bir laf vardı. Öğle sıcağında Çayırbaşı Sahası’nda iki saat antrenman yapıyoruz. Suyu sadece ağzımıza alıp çalkalıyorduk mesela. Ama hoca arkasını dönünce gizli gizli içiyorsun tabii. Vücut istiyor çünkü. Şimdi tamamen değişti.  Ne kadar su içersen o kadar geri alırsın diye bir motto var.

Bisiklete yeniden başladığımız yıllarda arkadaşımla Sarıyer’den Sirkeci’ye gidip geliyoruz. Bir gün Yeşilköy’e kadar gittik. Ben o gün çektiğim ızdırabı unutamıyorum. Çünkü o zamanlar yarım saat ya da 45 dakikada bir bir şey yemem gerektiğini bilmiyordum. Biraz okuyup araştırınca meselenin
önemini idrak ettim.

Şef olayına dönersek orada da şöyle düşünüyorum: bisikletçi denen adamlar aslında birer ‘rock-star’. ‘Rock-star’ların parıltılı yönünü değil de turne yönünü düşünelim. Bir dönem, Türkiye’ye konser vermeye gelen gruplara hizmet veriyorduk. Adamlar bize öyle yönergeler yolluyorlardı ki şaşarsın; tam 71 sayfa! İçeceği sudan, yiyeceği meyveye kadar her şey milimi milimine orada yazılı, çünkü adamın risk alma lüksü yok. Bu sporcular da öyle. 3 hafta boyunca pedal çeviriyor ve beslenmesini riske atamazlar.

 undefined

Biz bu sohbeti yaparken İtalya Bisiklet Turu (Giro) koşuluyor. Bu ve benzer turlarda geçilen şehirlerin yemek kültürlerinden bahis açılıyor ve bu çok ilgi görüyor.

Türkiye Turu bu iş için muazzam bir alt yapıya sahip. Her yörenin o kadar zengin mutfağı var ki, televizyon yayınları bu hazineyi aktarmak için en doğru yerler. Ama oraya gelene kadar o kadar çok şey var ki...

 

Tura çıkan bisikletçilerin beslenmeleri sorunlu olur diye bilinir. Uzun tur  yapmış bir şef olarak turculara önereceğin şeyler var mı?

Valla artık internet üzerinden bazı şeylere ulaşmak o kadar kolay ki gitmeden önce o ülkenin mutfak kültürü hakkında her çeşit detayı öğrenmek mümkün. Özellikle Uzak Doğu çok zengin. Mesela meyve konusunda çok seçenek mevcut. Tamam bizdeki çeşitlerin çoğu yok ama seni mutlu edecek dragon fruit gibi çok özel meyveler var. Özellikle Uzak Doğu’da bize en zor gelen şey ekmeğin olmayışıydı. Onların ekmeği pirinç. Her şey pirinçten yapılıyor. Buna adaptasyon biraz zor tabii. Mesela günde 125km pedal çeviriyorduk; buna rağmen turdan 2 kilo alıp döndüm.

En zoru tuhaf yiyecekler elbette. Mesela bir örümcek kasabası vardı, herkes örümcek yiyordu. Kızarmış, haşlanmış, buğulanmış, türlü çeşit örümcekler.

 Ya da yol kenarındaki satıcılar… Bizde haşlanmış mısır, gözleme filan gibi yerler vardır ya, adamlar yılan çevirme satıyor mesela. Yılanı şişe takmış, kızartıyor, millet de lolilop gibi yiyor.

Benim gözlemlediğim kadarıyla Kamboçya’nın yemek kültürü Hindistan’a,  Vietnam kültürü ise Çin’e daha yakın. Genel olarak kültürleri de böyle bir özellik gösteriyor.

 

Bizim mutfağımız sportif beslenme için uygun mu sence?

Gerçekçi olmak gerekirse, bizim kallavi yemeklerimiz sportif beslenme için pek uygun değil. Sportif beslenme daha temel daha basit bir temele dayanıyor. Protein, karbonhidrat ve minerallerin daha dengeli dağılımı söz konusu. Ama bizim bir tencere yemeğimizde protein de oluyor, karbonhidrat da oluyor, yağ da oluyor, salça da oluyor derken tabii çok lezzetli oluyor ama sporcu beslenmesi için uygun mu? Değil...Hünkâr beğendi sporcu yemeği değildir mesela.

 

Performansı arttırmaya yönelik bir yemek önerin olur mu?

“Şunu yersen performansın artar” şeklinde bir şey söyleyemem ama şöyle yaparsan performansın artar diye konuşabilirim. Antrenman zamanlarında zaten düzenli beslenmek lazım. Yarış dönemlerinde ben şunu yapmaya çalışıyorum: Yarışa iki gün kala karbonhidrat depolarımı sıfırlamış oluyorum. Bu süreçte protein ağırlık besleniyorum. Son iki günde temiz karbonhidrat alıyorum. Zaten yarıştan bir gün önce çok ağır bir et yememeye çalışıyorum. Ayrıca yarış zamanında çok dikkatli beslenmek ve sıvı alımını aksatmamak lazım."

 undefined

VELOTURK: Bir çocuk gülerse dünya güler

Veloturk’ün kurulma hikâyesini bir de senden dinleyelim.

Veloturk kurulmadan önce Sarper Günsal'ı hem Twitter’dan hem de yayınlardan takip ve takdir ediyordum. İçimden de “Vay be amma bilgili adam, helal olsun” diyordum. Aynı şekilde Berkem’i de... Onun da çok karizmatik bir sesi var ama fiziken hiç karşılaşmamıştık.

Yaklaşık dört sene önce beni mezun olduğum St. Benoit Lisesi’nin kariyer günleri’ne çağırdılar. Bir kenarda çay içip konuşma sıramı beklerken, genç bir arkadaş geldi, “Merhaba ben Eurosport’tan Berkem Ceylan” dedi. “A sen de mi bu okuldansın?” derken, yüz yüze tanışmış olduk. Daha sonra beraber bisiklete binmeyi teklif etti ve çok geçmeden bir hafta sonu Karaköy’de buluştuk. Sarper ve Okan Can Yantır da olmak üzere dört kişi o gün Sarıyer’e kadar gidip döndük.

Bir süre sonra Aydın Diricanlı katıldı aramıza. Sonra Saturday Night Fever ( 1977 yapımı ünlü Cumartesi Gecesi Ateşi filmi) diye bir Whatsapp grubu kurduk. Pazar sürüşü için Cumartesi 'den “Şuraya mı gitsek, burada mı pedallasak?”  diye öyle ateşli konuşmalar yapıyoruz ki, grubun adı öyle kaldı. Yine bir sürüş sonrasında Okan, “Yaptığımız şeyi bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürsek. Bisikletleri olmayan çocuklara bisiklet versek” gibi şeyler söylemeye başladı. Epeyce kafa yorduk ve  takımımızı kurduk. İsmi ne olacak diye beyin fırtınası yaptık ve sonunda benim önerdiğim Veloturk adında karar kıldık. Bireyleri işin içine dahil ettik ama bu bireylerden gidip para istemedik. Kurumsal yapılarla görüşüp sponsor olmaları için ikna ettik. Elbette mevzu bundan ibaret olmasın, biraz süsleyelim diye düşündük. Bunu da çeşitli yarışlara katılıp sosyal ve geleneksel medyada duyurarak sağlarız diye konuştuk.

Bugüne kadar 3000 civarında bisiklet dağıttık. Kabaca hesaplıyorum da, aşağı yukarı 600 bin TL’lik bir ekonomi yaratmışız ve bunları kimseden tek kuruş almadan yapmışız. Gitmişiz tişört ve bisiklet forması tasarlatmışız, onlardan gelen satışı kaynak olarak kullanmışız.

 

Burada iki yönlü bir haz var sanki. Bir taraftan bisikleti olmayan çocukları bisiklet sahibi yapmak, diğer taraftan bisiklete binmenin, yarışmanın hazzı.

Aynen öyle. Aslında itiraf etmek gerekirse en başta işin sportif yönüne çok odaklandık. Her sabah, gün doğmadan kalkıyoruz, deli gibi pedal çeviriyoruz, şahane ülkelerde yarışıyoruz derken, işin operasyonel kısmını biraz kaçırdık. Ertesi yıldan itibaren, bu kısma yöneldik. Şimdi daha iyi bir yerdeyiz. 2016’da yeni şeyler deneyeceğiz.

Geçen sene Türkiye’nin ‘gran fondo’ tarzında ilk  yarışı olan Veloturk Gran Fondo’yu yaptınız. İlgi büyük oldu ve bu sene sayılarını arttırıyorsunuz.

Bu sene 3 tane yapmayı hedeflemiştik. Maalesef 22 Mayıs’taki Tekirdağ yarışı bürokratik nedenlerden dolayı olamadı. Erciyes’i yineleyeceğiz. Bir de Ege ya da Akdeniz kıyılarında yapmayı planlıyoruz. Gran Fondo’ya acayip hazırlanıyor insanlar. Deli gibi antrenman yapan arkadaşlara: “ Ne yapacaksınız? Burada madalya alırsanız bir profesyonel takım sizi transfer mi edecek?” diye soruyorum. “Abi çok istiyoruz, çok hırslıyız” diye cevaplıyorlar. Yarışma ruhu böyle bir şey. Bir de amatörler için doğru  düzgün organizasyon yok, anlaşılır bir şey…

 undefined

LE MANS

Le Mans’a iki kez gittik. Malum Le Mans 24 saat süren bir otomobil yarışı.  Bunun bisiklet versiyonuna katıldık. 6 kişi bildirmiştik ama dört kişi gidebildik. Bu da kişi başı ortalama 6 saat sürüş demek. Kesintisiz 6 saat binsen sorun değil  ama 1 saat biniyorsun sonra 3 saat dinleniyorsun, sonra 1 saat  daha… Soğuk, karanlık, yağış derken hâl kalmıyor insanda. St. Tropez yarışına gittik. İnişli çıkışlı bir parkurda 7 saat pedal çevirdik.  Keza Kopenhag da çok zordu ama hiç birinde Le Mans kadar yorulmadım.

Bu yazı AYDAN ÇELİK tarafından yazılmıştır.|03 Ekim 2018