Cyclist Türkiye

SEKTÖR: TREK

SEKTÖR: TREK

Takvim yaprakları 1959’u gösterdiğinde, Karaköy, Kuledibi’nde Bahar Hırdavat Kolektif Şirketi adıyla bir dükkan açılmıştı. Birkaç yıl içinde Çin ve Hindistan’dan ithalata başlayan Bahar Hırdavat, hem el aletleri hem de bisiklet satışı yapıyordu. Bu mütevazi dükkanın sahibi Nesim Alatin’di ve 60’ların ortasına doğru sadece bisiklet satma kararı almıştı. İşte bu kararın sonucunda aradan geçen 58 senelik birikimle Bahar Hırdavat, günümüze kadar yaşanan süreçte Trek Türkiye’ye dönüştü.

Bugün Trek Türkiye’nin başında bulunan Sami Koen, bu serüveni kendi penceresinden bize şöyle anlatıyor: “1992 yılında askerden döndükten sonra aile şirketimiz olan Bahar Hırdavat’ta çalışmaya başladım. O zamanlar Çin’den ve Tayvan’dan Excel ve Concord markaları ile kendi adımıza fason, başka deyişle orada imalat burada birleştirme üzerine kurulu sistemle bisikletleri ithal edip satıyorduk. Ancak bisiklet sektöründeki geleceğimizin bu şekilde devam etmemesi gerektiğini düşündüm. 1994 senesinde dünya markalarıyla iletişime geçmeye çalışıyordum.”

Bu doğrultuda ilk olarak Scott’ın kapısını çalıyor Sami Koen. 2000’lerle birlikte Scott, Bahar Hırdavat aracılığıyla Türkiye pazarına girdiğindeyse piyasaya hakim olan markalar Bisan, Beldesan ve Bianchi’dir. Sami Koen de Scott markası ile yetinmemiş o dönemde: “Scott markasının yanına başka marka ne olabilir diye düşünüyordum. İyi bilinen üst markaları kendime hedef seçmiştim. Trek’le çalışabilir miyiz diye düşünüyordum. 2002’de onlarla temasa geçtik. Böylece Trek markası bizi ziyaret etti. O dönem hala Karaköy’de, Kuledibi’ndeydik ama dedemin açtığı küçük mağazadan daha geniş bir mağazaya geçmiştik. Oturduk konuştuk, onlar da ‘Tamam biz sizinle bu işe başlamak istiyoruz’ dediler; böylece elimizde iki markamız birden oldu.”

Ancak iki markanın varlığı Sami Koen’i bir yıl içinde önemli bir karar almaya zorluyor: “İki markanın da taleplerini aynı anda karşılamak zordu. Piyasayı iki markaya böldüğüm zaman hedeflerime ulaşamayacağımı gördüm. Trek’e ağırlık verme yönünde bir karar aldık ve bugünlere geldik. Sene 2017, hala Trek’le uzun bir yolculuktayız. Yabancı marka olarak düşünüldüğünde yaklaşık 15 yıllık geçmişten bahsediyoruz. Bu kadar uzun bir birliktelik Türkiye’de başka bir marka için henüz yok.”

undefined

Güçlü sektör analizi ve sezgilere sahip Sami Koen’e göre bu başarının sırrı, sanılanın aksine çok hırslı olmamakta yatıyor. “Bir marka Türkiye’ye girdiğinde çok hızlı yayılma stratejisi uyguluyor ve ilk girdiği yıl piyasayı silip süpürecek gibi düşünülüyor. Hakikaten o sene bir patlama yapıyor ama o patlamayı üç dört seneye yayamadığınız zaman geriye dönüş başlıyor. İlk yıl o kadar hızlı girdiğiniz için mağazada kalan bir sürü mal oluyor. Biz ise bu durumu hiç yaşamadık. 2003’te Trek’i Türkiye’ye getirdiğimizden beri, Trek cirosunu hep %15, %20, %30 gibi boyutlarda büyütmeyi başardık.”

Düzenli bir yükselişe vurgu yapan Sami Koen, bayi sayılarının az olmasını da müşteri odaklı hizmet kalitesine bağlıyor, “Biz birden bire 200 bayiye ulaşalım, herkes bizim ürünlerimizi satsın diye düşünmüyoruz. Eski bilindik mağaza ve markalarla iş ortaklığı yapmaya çalışıyoruz. Bizim için önemli olan sattıktan sonra müşterinin ne kadar memnun kaldığı. Çünkü senin sattığın mağaza iyi hizmet veremiyorsa bir süre sonra o marka ciddi bir darbe yiyor. Kısa ve orta vadede böyle yavaş yavaş büyüyeyim ticaret açısından kulağa hoş gelmiyor olabilir, ama uzun vadeye yaydığınızda doğru hamlenin bu olduğuna inanıyoruz.”    

Kendi deyimiyle bisikletçi bir ailenin içinde doğan Sami Koen, İstanbul Adalar’da büyümenin de etkisiyle gençliğinde neredeyse bisiklet selesinden hiç inmediğini anlatıyor. Günde 12 saate varan bisiklet sürüşleri ise Sami Koen’in çocukluk yıllarına dair keyifle yad etiği anılarından. O dönemlerle bu dönemi kıyaslamasını istediğimizde ise bize şunları söylüyor: ”70’lerde, 80’lerde mağazaya 50 bin tane pedal gelirdi. 50 bin pedalı kime satıyorlardı o zamanlar hala sorarım. Biz bu zamanda misal 500 pedal getiriyoruz, o dönedeki ilgiyi siz düşünün. Şimdi yollar artmış, insanlar bisiklete biniyor gibi görünüyor ama 500 pedal getiriyoruz. 1970’lerde Çin ve Hindistan’dan 50 bin pedal, 50 bin zincir, 50 bin jant seti gelirmiş.”  Sami Koen’e göre rakamların bu denli yüksek olmasındaki ana etken kalite faktörü. “O zamanlar bisiklet satıcıları genel olarak hep en ucuzu getireyim, benden alınsın mantığıyla hareket etmiş. Bu sefer kalite düşmüş. Getirdiğin ürün bir hafta on gün sonra bozulur hale gelmiş. Bu nedenle insanların kullandığı bisikletler sürekli bozulup, arıza vermeye; kullanıcı üzerinde bir bıkkınlık yaratmaya başlamış. İstanbul’da 80’lerde en çok hangi bisikletler alınıyor diye baktığınızda, insanların hep en ucuz noktalara gittiğini görürsünüz. 50 liraya, 100 liraya kendilerine bisiklet almış insanlar. Ve bence bir hafta on gün sonra da depoya ya da balkonlara terk etmişler bisikletleri. Ben bu aleti sevmedim demiş insanlar.”

Sami Koen, insanların 70 ve 80’lerle bisiklete bakışındaki değişimi sosyolojik boyutlarıyla ele alıyor ve devam ediyor: “80’lerde insanların bisiklet sürene bakış açısı, ya çok fakir ya da deli yönündeydi. Sen iş adamıysan bisikletle işin olmamalı gibi bir bakış açısı vardı. Ayrıca bisiklet uzun yıllar bir çocuk hediyesi olarak görüldü. Öyle bakıldı bisiklete yıllarca. Mesela, 80’lerde bizim sattığımız bisikletlerin %95’i çocuk bisikletiydi. Bu durumun değişmesi 90’ların ortasıyla, ülkeye getirilen iyi kalite bisikletler ve yurt dışına çıkan insan sayısının artmasıyla gerçekleşebildi.”

undefined

Bisiklet sektöründe çıtanın yükselmesi ancak Bisan ve Beldesan’ın çabaları ve birkaç tane yabancı markanın Türkiye’de üretime başlamasıyla gerçekleşebiliyordu. Sami Koen de aynı fikirde: “Bizim dedelerimiz babalarımız bisiklete binmişler ama sevmemişler. Çünkü bisikletin ya freni tutmamış ya da jantı yamulmuş. Ancak çıta yükseldikten sonra insanlar, “Ben işime her gün bisikletle gidip gelebiliyormuşum, sorun da çıkarmıyormuş” diyebildi.

70’ler ve 80’ler arası aşağı doğru inen bisiklet eğrisi, 90’lar ve ortasına doğru bir toparlama sürecine giriyor. 2010’dan sonra ise bir fırlama dönemi söz konusu. Ancak Sami Koen’e göre bisikletin günlük yaşama entegre edilmesi konusunda hala kat edilmesi gereken çok mesafe var: “Açıkçası bize gelen insanlar arasında ‘Ben artık arabamla gidemiyorum, trafik çok kalabalık bu yüzden bisiklet alıyorum’ diyen sayısı çok az. Bisikletin ulaşımdan ziyade daha çok hobi ve spor amaçlı alındığını düşünüyorum.”

Söz sektörden açılmışken bir başka piyasa analizini de bizimle paylaşmayı ihmal etmiyor Sami Koen: “Aslına bakarsanız, 2000’lerde Türkiye’ye getirdiğimiz bisikletlerin %80-85 civarında dağ bisikleti olduğunu görürsünüz. Bizler insanları hep ormana yollamışız. Demişiz ki, al bisikletini ormana git; çünkü bu trafikte bisiklet kullanmak mantıksız. Daha sonra baktık ki dağ bisikleti alanlar bu bisikleti yollarda kullanmaya başlamış. Aslında insanlar dağ bisikleti almışlar ama dağa gitmiyorlarmış. Şehirde, sahilde ve kısmen de işlerine gitmek için kullanıyorlarmış. Buna uyandığımızda 2010’ları görmüş olduk. Dedik ki sen bu bisiklete biniyorsun ama senin ince bir lastik, daha büyük bir jant ve daha hafif bir bisiklet kullanman gerekiyor.”

“Bazı markalar bunun tam tersini savundu, ‘Türkiye’nin asfaltları çok kötü, sen dağ bisikleti kullan’ dedi. Biz hep tersini savunduk, asfalta da baktığımızda yollar çok kötü değil aslında. Kendi markamız adına konuşayım, bizim dağ bisikleti satışlarımız %40’lara düştü. Demek ki onca zaman içerisinde ancak yarıya düşürebilmişiz oranı.”

undefined

Dağ bisikletlerindeki azalmanın ardından pazarın nereye kaydığını soruyoruz: “Yol bisikletleri tercihinde ciddi artış var. Bu nedenle trend bu ara yol bisikleti. Triatlon ve yol bisikletleri yarışlarının varlığı biraz daha popüler olmasında etken tabii. Bir de yol bisikletiyle evden çıkabiliyor olmak büyük bir artı. Dağ bisikletinde durum öyle değil, bisikleti arabaya yükleyip git, çamurlan gel, tekrar arabaya yükleyip eve getir. Yol bisikletinde ise durum böyle değil; insanlar evinden çıkıp spor yapıp tekrar evine dönebiliyor.”

Trek’in tur bisikleti modellerini de atlamayalım: “2010’da şehir bisikletini uzun mesafeli de kullanabilirim düşüncesiyle tur bisikleti devreye girdi. Heybelerin takılabildiği, lastiklerin patlamaya daha dayanıklı olduğu bisikletler oldu, tur bisikletleri. Biz de Trek’in üretmiş olduğu üç farklı tur bisikleti modelini Türkiye’ye getiriyoruz. Yalnız uzun yolculuklar için özel tasarlanan bu modeller kullanıcıya fiyat olarak pahalı geliyor, insanlar şehir bisikletlerini tur bisikletine çevirme uğraşısı içinde”

Söz konusu şehir bisikleti olduğundaysa yelpaze Trek adına daha da geniş. Aynı zamanda Trek Türkiye, Trek’in satın aldığı Kaliforniya firması Electra gibi retro görünümlü, full alüminyumdan üretilmiş, üst seviye teknolojiye sahip şehir bisikletlerinin de ithalatını gerçekleştiriyor. Renkleri ve oturuş açılarıyla ön plana çıkan bu bisikletlerin yanında biraz daha ulaşım amaçlı FX ya da Allant gibi seçenekler de mevcut. Bununla birlikte dikkatimizi Hybrid ya da Dual Sport olarak da adlandırılan hem dağ sürüşüne hem de şehir kullanımına olanak tanıyan jant ve dişli oranları büyük, şehir bisikleti görünümünde ama hidrolik fren, tırtıklı lastik ve amortisör ile gelen modeller çekiyor.

undefined

Bisiklet sporuna yol bisikleti ile başlamak isteyenler içinse Trek’in alüminyum kadrolu yarış setleri göz dolduruyor. Trek’in kalite konusunda kendine koyduğu standartların ispatı, başlangıç seviyesi yol bisikletlerinde kullanılan alüminyum kadroya karşın, maşanın karbon olması zorunluluğu. Bu segmentte iki bisiklet öne çıkıyor; Emonda ve Domane. Emonda tırmanış, Domane ise performans bisikleti olarak sınıflandırılmış. Son olarak 1000 Euro’dan başlayan bu bisikletlerin yeni başlayanlar için göz dolduran fiyat-performans aralığında bulunduğunu söyleyelim. 

Trek Türkiye’nin amatör sporcuları desteklemekten çekinmediğini de belirtelim. Marka Türkiye’deki pek çok bisiklet sporcusunu desteklemekten gurur duyuyor, onlara sponsor oluyor, özel indirimler uygulayıp kimi zaman da bisiklet veriyor. Üstelik bunların tamamını ticari bir çıkar gütmeden yapıyor. “Eğer ki bizim bisikletimiz, o sporcuya bir şeyler katabilecekse ve daha iyi dereceler yapmasına yardımcı olacaksa alsın kullansın. Orada çok ticari düşünmüyoruz. Zaten ülkemizdeki bisiklet yarışlarında mücadele eden bisikletçilerin ortalaması 100-150 kişi, seyircileri de katıyorum işin içine 200-250 kişiyi geçmez. Sen orada o bisikleti büyük bayraklarla, taglarla tanıttığında ulaştığın kişi sayısı 250 kişi ve o kitle zaten her markayı biliyor. Sen orada bu marka varmış, çok hızlı gidiyor dediğinde çok bir anlam ifade etmiyor. O yüzden bunu reklam amaçlı düşünmüyoruz, tamamen sporcuya bir katkısı olsun diye yapıyoruz.”

Cyclist Türkiye, Sami Koen ve ailesine üç kuşaktır ülkemizde bisiklet sektörüne yön verdikleri ve bisiklet kullanımını artırmak için yapmış oldukları çalışmalar için teşekkür ediyor.

Bu yazı ERMAN ÖNER tarafından yazılmıştır.|31 Ocak 2018