Cyclist Türkiye

RENGÂRENK

RENGÂRENK

Sıkılmıştım.” Peter Sagan, 2018 Fransa Bisiklet Turu 14. etabının finişinde bu itirafta bulundu. Dört tane sert tırmanışın olduğu parkur son bölümde zorlaşmış ve yarış, eğimin yüzde 10’larda dolaştığı bir zirvede sona ermişti. Tuhaf olan, Sagan’ın yarışı dördüncü bitirmesiydi. Peki neden sıkılmıştı? “Gün boyu önde olduğum için biraz sıkılmıştım çünkü son bölümde kaçış grubunun beni silkeleyeceğini ve gerilere düşeceğimi düşünmüştüm. Ama beş kilometre kala yeniden odaklandım ve düşündüm…” 


Neyi düşünmüştü? Kazanmayı. Boyu  1.83, kilosu 80 olan Sagan, bir dağ etabını kazanmayı düşünmüştü. Julian Alaphilippe, Omar Fraile gibi orta zorluktaki dağların uzmanlarının arasında bu yarışı alabileceğini düşünmüştü. Açıkçası, kazanabilirdi de… İlk iki ataktan birine yanıt vermeye kalksa dağ etabı kazanan bir sprinter olarak adını tarihe yazdırabilirdi. İnişte atak yapabilen bir klasikçi, tam gaz sprint atabilen bir inişçi gibi garip sıfatlarının yanına bir yenisini daha ekleyebilirdi.

Bisiklet ilginç bir spor. Basketbolda veya futbolda dünyanın en iyisinin kim olduğuna anında yanıt verebilirsiniz. Ama iki tekerde, Eddy Merckx ya da Bernard Hinault gibi dönemini baştan aşağı tanımlayan, büyük turların yanında tek günlük epik klasikleri de cebine koyan bisikletçileri bir kenara bırakırsak bu soru hep tartışma yaratır. Mesela 2000’lerin ilk 15 yılının en büyüklerini saydığımızda Alberto Contador, Mark Cavendish, Fabian Cancellara, Tom Boonen gibi isimler arasından bir seçim ya da liste yapmak zordur. Herkes kendi tezini ortaya atabilir ve haklılığını veriler ya da hisler eşliğinde kanıtlayabilir.

Oysa günümüzde, en azından Peter Sagan’ın profesyonel bisiklete geçiş yaptığı günden beri şahsen tereddüt yaşamıyorum. Evet, son yıllarda Chris Froome büyük turlar söz konusu olduğunda en iyisi. 2018’den iki büyük tur podyumu çıkaran Tom Dumoulin de harikaydı ama şu an kimse Slovak bisikletçinin repertuarına ve derinliğine sahip değil. Zira o, üç dünya şampiyonluğunun yanına 11 Fransa Bisiklet Turu etabı, altı yeşil mayo zaferi, Paris-Roubaix ve Ronde van Vlaanderen başta olmak üzere sayısız klasik birinciliği ekledi. Ve Sagan’ın kariyerini yakından takip edenlerin bileceği gibi, bu birincilikler kadar etkileyici ikincilikleri ve üçüncülükleri de yıllar içinde hanesine yazdırdı. Michel Kwiatkowski’ye kaybettiği Strade Bianche ve Milan-San Remo klasikleri; onun cesaretini, ana grubu bölme yeteneğini, gücünü ve bir zamanlar zararını gördüğü taktiksel hamlığını da ortaya koyuyordu.

Ama ne olursa olsun, Sagan daha 30 yaşına gelmeden kendisine harika bir kariyer inşa etti. Ve bunda dünya şampiyonası serisinin büyük bir payı var. Zira yetenekleri ölçüsünde az büyük tur etabı ya da klasik kazandığı için dönem dönem eleştirilebilen Bora-Hansgrohe bisikletçisi, arka arkaya üç dünya şampiyonluğu elde ederek bisiklet tarihindeki yerini sağlamlaştırdı. Üçleme, onun kariyerinin bütün yönlerini görmeye yarayan bir araca da dönüştü. Şimdi tek tek, Amerika Birleşik Devletleri’nden Norveç’e, bu zaferlere bakalım ve ufak bir seyahat yapalım.

 

2015: Richmond

Krzysztof Kieslowski’nin çektiği, beyaz perdenin en büyük klasikleri arasına yazılan Üç Renk serisi, Mavi ile açılır. Başrolünde Juliette Binoche’un olduğu filmin etrafında döndüğü kelime ‘özgürlük’tür. Peter Sagan için de 2015 Dünya Yol Bisikleti Şampiyonası aynı anlama geliyordu. Zira yetenekleri ile sonuçları arasında o günlerde devam eden tartışma bu zaferle sonuç bulmuştu ve yıldız isim, özgürleşmişti. Bugün belki öyle hatırlanmıyor ama 2015 sezonu geçilirken Sagan’ın yeni bir Wilt Chamberlain’e dönüşme ihtimali vardı. Wilt, seneler içerisinde aşırı yetenekli, dönemini tanımlayan, işinde dünyanın en iyisi olan ama son kertede kazandığından çok kaybeden büyük sporcular için kullanılan bir etiket olmuştu ve bir anda, en azından benim gibiler için, bambaşka bir sporda olan Sagan da aynı yolun yolcusu gibi görünmüştü. “Çok büyük sporcu ama…”lı cümleler onun da peşinden gelmeye başlamıştı.

Derken Richmond çıkageldi. 2015 Dünya Şampiyonası Yol Yarışı’na ev sahipliği yapan parkurun son bölümünde kaçış grubu yakalanmıştı
ve pelotonda kalan elit isimler, eğimin yüzde 19’a çıktığı, arnavut kaldırımlarının yer aldığı finişe doğru gidiyordu. Rakiplerinin yorgun düştüğünü sezen Sagan, üç kilometre kala atak yaptı ve önce tırmanışta, sonra inişte müthiş bir performans ortaya koyarak tek başına zafere yürüdü. O güne kadar erken atakları, tezcanlılığı, hevesli çabaları çoğu kez hüsranla noktalanmıştı ama ABD’de yaptığı denemeden sonuç almıştı. Böylece klasikleri eli boş bitirdiği, Fransa Bisiklet Turu’nda etap alamadığı sezonu gökkuşağı mayoyu sırtına geçirerek noktalamıştı. O sezon Milan-San Remo ve Paris-Roubaix gibi iki epik tek günlük klasiği kazanan John Degenkolb bile “2015’in en büyük zaferi ne?” sorusuna “Sagan’ın Richmond galibiyeti” cevabını veriyor ve şunları söylüyordu: “Herkes ondan böyle bir atak bekliyordu, hepimiz buna hazırlıklıydık, yani yaptığı aslında en başta hiçbirimiz için sürpriz değildi. Ama yine de kimse onu yakalayamadı, peşine takılamadı. Bence bu muhteşemdi.”

 

2016: Doha

Aslında dünya şampiyonaları, birkaç istisna dışında, sıkıcı yarışlardır. Altı saat boyunca aynı parkur turlanır ve birkaç güçlü ülke pelotonu sürükler. Eğer parkurun da düz bir yapısı varsa geriye izlenecek, seyir zevki verecek çok az şey kalır. Örneğin, saygı duyulacak bir bitirici zekaya sahip olsa da 1990’lar sonu, 2000’ler başı Oscar Freire’nin kazandığı üç şampiyonluğa bakabilir ve bu yarış hakkında az çok fikir sahibi olabilirsiniz. Neden böyle söylüyorum? Zira dünya şampiyonası, genelde bir bisiklet yarışını iyi yapan faktörlerden çoğuna sahip değildir. Birincisi, tarihsel gelenekten kopuktur. Elbette gökkuşağı mayonun da mazisi parlaktır ama şampiyonanın her sene başka kentte yapılması, parkurun sürekli değişmesi, favorilerin de buna bağlı olarak her sene yenilenmesi yarışı garip bir tarihsel düzleme koyar. Sıradan seyirci herhangi bir dünya şampiyonası öncesi yarıştan ne beklemesi gerektiğinden emin olmaz.

İkincisi, peyzaj yetersizdir. Takımların değil ülkelerin yarışması zaten pelotonu bildik renklerinden uzaklaştırır ve farklı bir şeye dönüştürür. Bir de parkurun dar, kısa bir alanda yapılan karbon kopya turlar eşliğinde ilerlemesi işi bozar. En nihayetinde bisiklet, doğayla bütünleşen bir spordur. Sadece manzaraların nefes kesiciliği değildir iki tekeri farklı yapan. Aynı zamanda doğanın bütün şartlarına uyum sağlaması, bazen onlarla savaşması yarışları başka bir seviyeye taşır. Dünya Şampiyonası Yol Yarışı, bu açıdan insana beklediğini vermez. Daha tekdüzedir.

2016 Doha da bunun bir örneğiydi. Richmond sonrası global bir süper yıldıza dönüşme evrimini tamamlayan Peter Sagan rahatlamıştı. Zaten her zaman açık, sakin, eğlenceli, özgüvenli bir tavrı olmuştu ama 2015’in ortalarında onu saran baskı biraz işini zorlaştırmıştı. Eski patronu Oleg Tinkov’un “O kadar para verdik, hadi bir şeyler kazan” tavrı da üzerine negatif havaları çekmişti. Richmond bu açıdan zincirleri kırmasını sağlamıştı, Doha da yemeğin üzerine yenen bir tatlı işlevi gördü. Bisiklete son dönemde büyük yatırımlar yapsa da manzara eksikliği, boş araziler ve seyircisizlik yüzünden yarışları tat vermeyen Doha’da düzenlenen bu organizasyon, Kuzey Amerika sonrası Sagan’ın ikinci fethine sahne oldu. Slovak bisikletçi, 200 metre kala harekete geçti ve aslında bariyerlerin önünde sıkıştığı finişi Mark Cavendish ve Tom Boonen’ı sprintte mağlup ederek galip bitirdi. Richmond zaferi bir özgürlük şarkısıysa, Doha da bir Ahmet Hamdi Tanpınar alıntısı gibiydi. Sagan, “Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir” cümlesini hiç okumamıştı, bundan sonra da okumayacaktı belki ama 2016’daki taktiği bir nevi bunun karşılığıydı.

Baraj kapıları bir kez açılmıştı. Artık durmaya niyeti yoktu.

 

2017: Bergen

Peter Sagan’ın kariyerinin başında yaşadığı en büyük sorun, gizemli bir ikilemdi. Bizi sürekli aktif olmaya, yarışlar içerisinde denemeye, hep farklı bir şeyler yapmaya alıştırmıştı. Lakin bu hareketliliği beraberinde yorgunluk da getiriyordu. Paris-Roubaix’den Fransa Bisiklet Turu’na kadar birçok yarışta aynı problemi yaşıyordu. Pelotonun en güçlüsü olduğu için birçok yarışta hücum hamlesinin ondan gelmesi, kaçış gruplarında çalışması, atak yapanları yakalaması, inişe önderlik etmesi, sprint finişini kotarması bekleniyordu. O da normal olarak, bütün bu sorumlulukların altında eziliyordu.

Oysa 2017 Bergen başladığında artık başka bir dünya vardı, başka da bir Sagan. Norveç’teki, sprinterlere uygun yarışa favori olarak gelen tecrübeli ismin artık hiçbir şey yapmasına ihtiyaç yoktu. Doha’daki taktiğin bir benzerini uygulaması yeterliydi. Üç sene arka arkaya bu yarışı kazanmak tarihte yapılmamış bir şeydi ve zaten kazanamasa da hiçbir şey kaybetmiş sayılmayacaktı. Bir de bunun yanında soğuk algınlığı vardı ve yarış öncesi hastalığının, halsizliğinin onu etkileyeceği konuşuluyordu. Yani, 2015’e sırtında büyük bir yükle gelen Slovak bisikletçi, 2017’ye ise elini kolunu sallayarak başlıyordu.

Bergen’deki yarış bir film benzetmesine, havalı bir sözcüğe ya da bir roman alıntısına gerek bırakmamıştı zira yaşanan bir sorun, zafere kendi kültürel dokusunu örmüştü. Bitime beş kilometre kala giden televizyon yayını, tüm dünyayı karanlığa mahkum etmişti. Pelotonun tam gaz sona yaklaştığı anlarda bizim karşımızda simsiyah bir ekran vardı. Derken iki kilometre kala her şey düzeldi. Lakin karışan kafaların toparlanması o kadar da hızlı olmadı. Altı saat boyunca ortalarda görünmeyen, yarışı çoğunlukla pelotonun arkalarında geçiren Sagan, üçüncü kez üst üste gökkuşağı mayoyu elde etmişti. Bu, tam olarak Freire tipi bir zaferdi. Sessiz sedasız, gösterişsiz, hayalet bir zafer.

28 yaşındaki isim, şimdi dördüncü gökkuşağı mayosunu Avusturya’da arayacak. Parkurun son yılların en serti olduğu, eğimin ona çok ağır geleceği yazılıp çiziliyor. Sagan’ın işi oldukça zor. Ama bir şeyden eminiz. Bora-Hansgrohe Direktörü Patxi Vila’nın dediği gibi “O bu yarışa saygı duyduğunu gösterecek ve en iyi hâliyle orada olacak.” Biraz da sıkılacak. Her zaman olduğu gibi...

 

Bu yazı İNAN ÖZDEMİR tarafından yazılmıştır.|28 Eylül 2018