Cyclist Türkiye

FELICE GIMONDI GRAN FONDO

FELICE GIMONDI GRAN FONDO

Fotoğraflar: Sinan Çakmak

Felice Gimondi, İtalya’nın yetiştirdiği en büyük bisikletçilerden biri. 1960’ların sonu ve 70’lerde üç kez İtalya Turu, birer defa da Fransa Turu ve Vuelta şampiyonu oldu. Üç büyük turu kazanan tarihteki altı bisikletçiden biri olmanın yanında, 1973’de Dünya Şampiyonluğu’nu, ayrıca, Milano-Sanremo, Paris-Roubaix ve Giro di Lombardia gibi anıtsal yarışları da kazanmayı başarmış bir isim. Coppi ve Bartali sonrasında gelen Saronni, Bugno ve Pantani’ye geçişi sağlayan kuşağın en başarılı temsilcisi olan Gimondi ülkesinde bir efsane olarak görülüyor. Eddy Merckx ile aynı dönemde yarışmasaydı sanırım tarihin en büyük İtalyan bisikletçisi olarak anılabilirdi. Buna rağmen tüm dünyanın saygı duyduğu bir şampiyon olmayı başarmış biri Felice Gimondi. Bergamolu olan Gimondi kariyerinin büyük bölümünde Bianchi bisikletleriyle yarışmış. Büyük usta bugün, yarıştığı dönemden sadece 3-5 kilo fazlasıyla, Bianchi’nin marka elçiliğini sürdürüyor. 

Sinyor Gimondi ve Bianchi, her sene, Mayıs ayının ilk pazarı ustanın adına bir amatör bisiklet yarışı düzenliyorlar: “Gran Fondo Internazionale Felice Gimondi Bianchi” veya kısaca “Il Felice Gimondi Bianchi”. Bergamo etrafında, uzun, orta ve kısa olarak tasarlanan 3 parkurda bu sene dört bin kişiden fazla sporcu pedallara asıldı. Zorlu rotada önce kendisi sonra diğer yarışçılarla mücadele etti. 

undefined

Veloturk, çoğu bisiklet meraklısının bildiği gibi, dört yıl önce, ihtiyacı olan çocuklara bisiklet hediye etmek için kurulmuş bir oluşum. Kurucuları Arda Türkmen, Okan Can Yantır, Berkem Ceylan, Aydın Diricanlı ve bu yazının yazarı olan grup 2014’ten başlayarak çeşitli illerde yaklaşık üç bin çocuğa bisiklet hediye etti. Grubun misyonunu duyurmak ve projeye sponsor bulmak için de yurt dışında düzenlenen amatör bisiklet yarışlarına (Gran Fondo: GF) katılmak ve bu şekilde tanınırlık oluşturmayı hedeflediler (grubun bir üyesi olarak bundan sonra “biz” dememde sakınca yoktur sanırım). Üç yılda Soma, Bitlis, Tatvan, Muş, Nevşehir, Elazığ ve Zonguldak’ta çocuklara bisiklet hediye ettik, ayrıca Güney Fransa, Berlin, LeMans ve Kopenhag’ta düzenlenen GF’lara katıldık. Projeye gelir sağlamak için tişört ve bisiklet mayosu yaptırıp sattırdık. Ayrıca amatör Türk bisikletçilerine de Gran Fondo deneyimi yaşatmak için Kapadokya, Kayseri ve Çeşme’de üç GF düzenledik. Bu yarışların tüm kayıt gelirlerini de bisiklet alım fonuna aktardık. Mayıs ayında Adana’da yapacağımız Gran Fondo Valilik tarafından iptal edildi. Ama Kasım ayında iyilik yapmak isteyen bisikletçileri Çeşme’de bir kez daha bir araya getireceğiz. 

Veloturk’ün kendi yarış programında bu seneki ilk mücadele GF Felice Gimondi Bianchi’ydi. Sponsorumuz Accell Bisiklet, Bianchi firmasının lisansörü ve distribütörü. Takım olarak Bianchi Oltre XR.2 ve Specialissima modellerine biniyoruz. Accell ve Bianchi’nin davetiyle 4-8 Mayıs arasında Bergamo’ya gittik. Bianchi fabrikasını gezdik, coğrafyadaki tüm bisiklet dükkanlarını fethettik ve “Il Felice Gimondi Bianchi”ye katıldık. Treviglio’daki Bianchi fabrika izlenimlerimizi başka bir sayıya bırakıp bu yazıda öncesi ve sonrasıyla Gran Fondo deneyimimizden bahsetmek istiyorum. 

undefined

Veloturk olarak, şimdiye kadar, bisiklet yarışları için yurt dışına hep Sabiha Gökçen havaalanından uçmuştuk. Girişteki X-ray cihazlarına bisiklet çantalarımız sığmadığından, yanımızda bir görevliyle beraber alt kata inip çantaları daha büyük bir makineden geçirmek, sonra tekrar yukarı çıkarmak, check-in’de sıra beklemek ve bagaj işlemlerimizi yaptırmak oldukça zaman alıyordu. Ancak bu kez Atatürk Havaalanı’ndan uçtuk. Sabaha karşı 03:00’de başlayan herkesi evinden toplama operasyonunu hafif aksamalarla da olsa tamamlayıp 04:30’da Yeşilköy’e vardık. İlk girişteki röntgen cihazlarının Sabiha Gökçen’dekilerden daha büyük olduğunu ve bisiklet çantalarını alabildiğini büyük bir sevinçle gördük. Bisikletler, normal valizler gibi üç dakika içinde check-in masasının önündeydi. THY bisiklet bagaj ücretini önceden almadığı için (tam ağırlığı alanda görmek istiyorlar sanırım) ödeme havalimanında yapılıyor. Kalabalık bir saatte oldukça uzun sürebilecek bu işlemi, sabahın körü olduğu için çabucak halledip pasaport kontrolünden geçtik, rahat bir uçuşla Milano Malpensa’ya vardık (gidiş ve dönüş için bisiklet başı toplam 60 avro ekstra ücret ödedik). 

10 sene kadar önce Malpensa Havaalanı’nda bisikletim kaybolduğu için biraz gergindim ama İtalyan sınır polisi bizi içeri salar salmaz bisikletlerimize kavuştuk. 

Yaklaşık bir saatlik bekleyişin ardından araba kiralama, arabayla 15km uzaktaki başka bir acenteden kamyonet kiralama, her iki araçla havaalanına geri dönme, bisiklet ve çantaları kamyonete yükleme gibi işleri uykusuz olmamıza ve seyahat gerginliğine rağmen kavga çıkmadan bitirmeyi başardık; yola çıktık. Berkem’in telefonundaki GPS programı Bergamo’ya beleş yollardan iki buçuk saatte gideceğimizi açıklayınca arabada bir gerginlik oluştu ama bu cimri telefon üç sene önce Marsilya’da da aynı numarayı yapmıştı. Bu kez onu dinlemedik, otoyola paraları saça saça bir saat içinde otele vardık. 

undefined

Bergamo, Milano’ya 45km uzakta olmasına karşın çok uzun bir süre Venedik Cumhuriyeti’ne ileri karakol görevi görmüş, Po Ovası’nın bitip Alpler’in başladığı bir yere kurulu, mümbit topraklara sahip bir kent. İnşaat ve duvar ustalarıyla tanınan, ağır işlerde gıkı çıkmadan çalışmaya alışkın, para-pul hesabında çok dikkatli, tertipli insanların olduğu bir şehir. Venedik zamanı kurulan eski şehir Bergamo Alta (Yukarı Bergamo) şehrin ihtişamından çok Bergamolular’ın sakin vakarını ortaya koyuyor. Şehrin cafelerini, restoranlarını ama asıl tüm bisiklet dükkanlarını tavaf ettiğimiz beş gün boyunca olumlu, yardımsever ama ciddi insanlar gördüm. 

Odalara yerleştikten sonra kendimizi otelin yanındaki “Pasta Basta” restoranda makarna ile ete gömdük ve otoparkta bisikletleri kurmaya başladık. 

undefined

İmece usulü bisiklet toplama kısmı Veloturk yolculuklarının en sevdiğim kısımlarından biri. Çantaları açıp, içinde çirkin bir yaratık gibi kıvrılmış yatan kadroyu, jantları ve gidonu bir araya getirirken, o güzel bisikleti sanki yeniden yaratır gibi oluyoruz. Tabii bir yandan da “4 alyeni versene”, “Sküvırı ters taktın”, “Ya bi dur abi ya!!” gibi konuşmalar, anlık huysuzluklar, arada espri ve kahkahalar yatılı okul hayatımı ve o dönemdeki kaygısız gençliğimi anımsatıyor. Yarı organize bir kaos içinde, güle oynaya, kahkahalarla çalışan, ve tuhaf bir dil konuşan insanları seyreden Bergamolular’ın ne hissettiklerini ise elbette bilemiyorum. Ama gıcır gıcır Bianchiler’e iştahla baktıkları gözümden kaçmadı. 

Bisikletleri kurup otoparkı eski haline getirdikten sonra şehre indik. Elbette önce Bianchi Concept Store, ardından bir başka bisiklet dükkanı ve dahi bir üçüncüsünü tavaf ettik, eksiklerimizi tamamladık. Zaten tüm seyahat boyu sadece bisiklet ve motosiklet dükkanlarına girdik (Arda, Aydın ve Umut’un motorları var). Akşam yemeği sonrası neredeyse 20 saattir ayakta olan Veloturk tayfası erkenden sızdı. 

undefined

Cuma sabah kahvaltımızı yapıp bisikletleri test etmek için Bergamo ve etrafında bir saat kadar turladık. Önce yarış kayıt noktasını keşfettik, oradan şehrin batısında biraz kaybolup otele geri döndük. Daha sonra havaalanında Selim ve Sinan’la buluşup Bianchi fabrikasını gezdik ve trenle Milano’ya indik. İtalya’nın en havalı şehrinde bisiklet seven yedi erkek ne yapar? Elbette önce Rapha pop-up store, sonra Cicli Rossignoli ve en son da Bianchi Cafe’ye gider, arada da Duomo’da resim çektirir. 

Cumartesi günü etrafta bellediğimiz diğer bisiklet dükkanlarına hücum ettik. Bu kadar malzemeyi bir arada görünce delirmiştik. Gerçek Türk akıncıları gibi dükkana dalıyor, her mala bakıyor, pazarlık yapıyor, ortalığı yakıp yıkıyor ve diğer dükkana yöneliyorduk. Bu alışveriş hırsı parayla, eğitimle veya cinsiyetle ilgili bir şey değilmiş arkadaş. Motive edilip doğru mala yönlendirilen her Türk insanının gözü meğer kararabiliyormuş. En son kasiyer Michele’nin Pinarello F10’a yaptığı indirimi beğenmeyip yakasına yapışınca bizimkiler dükkandan çıkardı da açık havada derin derin nefes alınca kendime geldim. Pinarello almaya niyetim yoktu zaten ama bir heyecan geliyor demek, neyse…

Yarış kitlerimizi ve Bianchi’nin hediyelerini teslim aldıktan sonra otele döndük. Akşam yemeğinden sonra son hazırlıklarımızı da yapıp sabah 6:15’te starta doğru yola çıkmak üzere sözleşip odalarımıza çekildik. 

Lombardiya bölgesi ve Bergamo, bisiklet dünyası için önemli yerler. Bergamo’nun yetiştirdiği profesyonel bisikletçiler arasında Gimondi’yle beraber Ivan Gotti (Giro ’97 ve ’99), Paolo Savoldelli (Giro ’02 ve ’05), Antonio Pesenti (Giro ’32), Giuseppe Guerini, Marco Pinotti, Claudio Corti ve Davide Bramati gibi isimler sayılabilir. Bölgedeki bisiklet sanayii de azımsanacak gibi değil. Bianchi fabrikası dışında, Santini, Vittoria, 3T, Ciocc ve Stelbel gibi markalar hep Bergamo civarında, Colnago ve Cinelli de yakın bölgelerde. Şehirden uzaklaşır uzaklaşmaz ormanların içinde harika parkurlar var. İster düz ister yokuşlu yüzlerce rotanın rahatça çizilebildiği Bergamo’da bisiklete binmek, doğası ve ormanları korunmayan on beş milyonluk İstanbul’dan gelen Veloturk için müthiş bir deneyim oldu. 

İtalya’da yol bisikleti işi önce elbette ciğer ve bacak ama hemen ardından da stille yapılıyor. Mesela Fransa ve Almanya’da bacağı tıraşsız, pejmürde bir kıyafetle, eski püskü kadrolarla, saatte 35-38 ortalama gidenleri görüp iğrenmek mümkünken, İtalya’da aynı süratte giden abilerin altında en az 5.000 avroluk bisikletler ve son moda giysiler görmek çok normal. 65 yaşında bir “signor”un beyaz yılan güneş gözlükleri, son model kırmızı ayakkabıları, bir servet tutan jantların takılı olduğu son model bisikletiyle yokuşu yavaş ama teknik olarak mükemmel şekilde çıkışını seyretmenin keyfini yaşayabilirsiniz. Ya da, bir bisiklet dükkanında, önceki gün 162km yarışmış kel bir abi uzun uzun Zart marka popo kreminin ne kadar iyi olduğundan bahsedip, katır yüküyle para verdiği en üst model iki tubular lastik sardırıp gidebilir. Üstelik “Sen dün yarışıyordun di mi? diye Berkem’e de laf atar. Çok uzun yıllardır İtalyanları amatörce bir zevkle izlediğimden ülkenin altında bir yerde gizli bir altın madeni olduğuna ve hükümetin çaktırmadan tüm vatandaşlarına giyim-kuşam-ayakkabı ve bisiklet için yılda 7-8000 avro yardım yaptığına kaniyim. 

undefined

Yarış eskiden hastane ve karantina binası olarak kullanılan Lazzaretto Spor Kompleksi’nden start aldı. Sabah 7:00’de üç parkura katılan toplam 4000 kişi beraber başladık. Her GF’da olduğu gibi ilk 6-7km müthiş bir kaos ve süratle geçti. Berkem ve Arda önümde, Umut ve Aydın arkamdaydılar. İlk yokuş yaklaşırken arkamdakilere “Hadi gidin” dedim. 

Veloturk’ün kendi içinde en ünlü sözlerinden biri “Beni bırakın siz gidin”dir. Laf bana aittir ama benden çok grup kullanır nedense. Yaşım ve kondisyon durumum nedeniyle ekibin diğer üyeleri kadar hızlı değilim. Bu da, beni yokuşlarda bir zafiyet haline getiriyor. Tüm takımı yavaşlatmamak için de, yarış öncesi beni beklememelerini onlara hep hatırlatırım. Ama hep bir ağızdan bana karşı çıkar, hep beraber kalıp yarışacağımızı ve bu uyarıdan artık gına geldiğini söylerler. Sonra yarış başlar, ilk yokuş gelir, “Hadi siz gidin” derim, onlar da gider. Yani kaptanın sözünü dinlerler. 

İlk yokuş başlayınca kavunlarla kelekler ayrıldı ve yarış rahatladı. Kendi deneyimimden bahsedecek olursam, ilk yokuşun ortasında (10’uncu kilometre) yarışı bırakmaya karar verdim, ikinci yokuşa başlarken (31’inci kilometre) artık geri dönmem gerektiğini kendime net şekilde söyledim. İkinci yokuşu nasıl çıktığımı hatırlamıyorum ama inişinde (45’inci kilometre) artık geri dönemeyeceğimi anlamıştım. Bu da, doğal olarak, -en zor ve uzun- üçüncü yokuşun ortalarında ruhumu teslim edeceğimi kabullenmeme yol açan bir dizi düşünceyi tetikledi. 

undefined

Üçüncü yokuşun ortalarında durduğumda 52 yıllık yaşamımda son bisiklet molamı verdiğimin farkındaydım. Yorgunluktan daralmış görüş açımla yol kenarındaki Meryem Ana yatırını görünce “Tuhaf” dedim. “Halkının %99’u Müslüman bir ülkenin evladı olarak, ölürken sanki başkasını görmeliydim?!” 

Ölmedim. Meryem’in yanından devam ettim ve iki kilometre ötedeki zirveye ulaştım. 12 kilometrelik Selvino yokuşunu bitirip inişe geçtiğim andan itibaren dünyanın en mutlu insanıydım. Bu çok acayip bir karşıtlık. Gerçekten de daha üç dakika önce kendimden, hayattan, bisikletten, İtalya’dan yakıcı bir duyguyla nefret ediyordum. Bir daha yarışmayacağıma, acilen 10 kilo vereceğime söz veriyor, kendimden iğreniyordum. Fakat, daha nefesim bile düzelmeden inişin ve süratin keyfi ruhumu sarıp sarmalamıştı. Trafiğe kapalı bir yolda virajlara yatıp apeksi yalayarak dönmek, çıkışta tekrar pedallara asılmak, fren yapmaktan ellerimin ağrımaya başlaması harika bir şeydi. Yokuşta beni geçen heriflerin bazılarını inerken yakalayıp geçmek de gururumu biraz tamir etmişti. Çok mutluydum. İniş hafiflediğinde yan yollardan, yarışa katılmamış 5-6 bisikletçi parkura girdi. Hemen arkalarına yattım. 35-40km/s, o virajdan bu viraja yatarak, dağlardan akan çağlayanları seyrederek onlarla beraber indim, indim. Sonra bir sapakta onlar sağa ben sola saptım, eğim bitti. Kendi kendime bir süre devam ettikten sonra arkasına takılacağım birini daha buldum. Son 15km’yi bir gün önce arabayla geçmiştik. Yolları tanıyordum ve bu da bilinmezliğin verdiği endişeyi tamamen yok etti. Önümde rüzgarımı kesen biri, arkamda çıkılmış üç yokuş, önümde bildiğim bir yol, keyifle finişe geldim. Madalyamı aldım, beni çeken arkadaşa teşekkür ettim, bekleyen arkadaşlarımı buldum, sarıştık.

undefined

Yarıştan sonra otele gidip duş aldık. Deli gibi aç olduğumuzdan hemen şehre indik, iğrenç şeyler yedik. Akşam yemeğinde Bianchi’nin davetlisiydik, Napoli usulü pizzaya gömüldük.

Son gün sabah bazı arkadaşların “egzotik lastik” ihtiyacını karşılamak üzere yine yollara düştük. Adrese vardık ama ortada bir bisiklet dükkanı yoktu. Telefon açtık, Andrea sadece internetten satış yaptığını söyledi. Ama adam sonuçta İtalyan, “E gelmişken buyurun bari” dedi, bizi ofise davet etti. Park ettik, Cicli Corsa ofisine girdik, depoya geçtik. Lastikler oradaydı. Ama daha ilginci, etrafta yarı toplanmış halde bekleyen 3-4 çelik Stelbel kadroydu. Berkem’le göz göze geldik. “Andrea bunlar ne?” “Ben Stelbel’in isim haklarının sahibiyim”. Çok acayip değil mi? Lastik almaya gittik, son dönemde İtalya’nın en güzel çelik kadrolarını yapan yeri bulduk. Kısmet işte…

Stelbel’i kafaya yazdıktan sonra otele döndük. Uçak akşam 19:00’daydı. Bisikletleri söktük, çantalara yerleştirdik, müthiş bir öğle yemeği yiyip yola çıktık. Son durağımız Varese’de bir bisiklet mağazasıydı. Fakat yorulmuşuz, beş gündür uyanık her anımız ya yarışmak, ya yemek yemek yada bisiklet dükkanı gezmekle geçmişti. Kel abinin çok tavsiye ettiği popo kremini almadım. Sonrası havaalanı, kamyonet teslim, araba teslim, bisiklet çantaları teslim, check-in ve perde… 

undefined

Veloturk projesine destek veren tüm sponsorlarımıza müteşekkiriz. Bu harika deneyimi bize sunan Accell Bisiklet ve Bianchi SpA’ya ise çok çok teşekkür ederiz.

 

Bu yazı SARPER GÜNSAL tarafından yazılmıştır.|09 Şubat 2018