Cyclist Türkiye

EDİRNE: TARİHİN LABORATUVARINDA PEDALLAMAK

EDİRNE: TARİHİN LABORATUVARINDA PEDALLAMAK

Fotoğraflar: SAMED KUNAÇ

Şehir Rehberim Troya serisine başladığımızdan beri Edirne aklımızın hep bir köşesindeydi. Ne var ki türlü nedenlerle ertelemek zorunda kaldık.

İlkinde Balkanlar’dan gelen fırtınalı- karlı hava, yolları kapadı. Gidemedik. 

İkincisinde yine Balkanlar’dan gelen fazla su, nehirlerin taşmasına sebep oldu. Yine gidemedik. 

Sonunda her şeyi göze aldık ve 1 Nisan’da İstanbul’da sona eren bisiklet fuarı Unibike’ın yorgunluğunu üstümüzden atmadan yola koyulduk. 

Yol arkadaşımız Türkiye şampiyonu İpek Öztosun için Edirne’nin ayrı bir yeri var. 2013’de burada yapılan Balkan Duatlon Şampiyonası’nda ikinci olmuş. 

Tarih laboratuvarı

Troya’yı daha önce Osmanlı’nın ilk ve son başkentine, Bursa ve İstanbul’a götürmüştük. Şimdi İmparatorluğun ikinci başkentindeyiz. Bilenler biliyor ama kısa bir tekrarda fayda var. Şehrin orijinal adı Roma İmparatoru Hadrianus’tan geliyor. MÖ 123’de yaptığı doğu seyahatinde şehrin adı Hadrianapolis olarak değiştirilmiş. Yaklaşık 1500 sene sonra Türkler bu adı Edirne’ye çevirmiş. 

Şehir yaklaşık bir asır Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış. 1453’te bu unvan İstanbul’a geçse de, Edirne önemini hep korumuş. 

Edirne deyim yerindeyse İmparatorluğun bir laboratuvarı gibi. Çok küçük bir alanda o kadar yoğun bir  tarihi mirasa sahip ki, bu yoğunluğu belki bir tek İstanbul Tarihi Yarımada’da görebiliriz. 

Selimiye’nin yapısı

Başlangıç noktası olarak, Mimar Sinan’ın 90 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” dediği Selimiye Camii’ni seçiyoruz. (Bu yazı dizisini izleyenler hatırlayacaktır. Sinan’ın çıraklık eseri Şehzade, kalfalık eseri Süleymaniye’yi daha önceden anlatmıştık.)

Mark Irwing’in “Dünya’da ölmeden önce görmeniz gereken 1001 bina” listesinde de yer alan anıtsal eser, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu 2. Selim tarafından yaptırılıyor, ama padişahın ömrü açılışını görmeye yetmiyor. 1574’de biten külliye 2011’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınıyor. 

Selimiye’nin 31 metrelik kubbesi, kendinden önceki yapılarda hiç uygulanmamış bir teknikle inşa edilmiş. 8 sütun üstünde duran kubbe, iç mekana büyük bir ferahlık ve aydınlık katmış. 

undefined

Üç Şerefeli Camii

Üç Şerefeli’nin kapısı

Selimiye’nin çarşısı Arasta’da da turladıktan sonra  Mimar Sinan Caddesi’nden Üç  Şerefeli Cami’ye geçiyoruz. 

1443-47 tarihleri arasında Fatih’in babası 2. Murad tarafından yaptırılan caminin farklı zamanlarda yapılmış dört minaresi var. 

Cami, adını bu minareler içinde en eski olanından almış.

Üç şerefeli bu minare, Selimiye inşa edilinceye kadar imparatorluk’taki en uzun cami minaresi imiş.

Üç Şerefeli Cami, sadece minaresiyle değil, imparatorluktaki ilk revaklı avluyla da mimarlık tarihindeki yerini almış.

Cami sadece minaresi ve avlusuyla değil, görkemli kapısıyla da çok özel bir yere sahip.

undefined

Saat (Makedonya) Kulesi

Saatsiz kalmış bir saat kulesi

Caminin hemen karşısındaki sokağın köşesinde ilginç bir kule duruyor. Kaynaklar buranın bir saat kulesi olduğunu söylüyor. Eski fotoğraflar da bunu doğruluyor: Eski adı Makedonya Kulesi olan yapının üstüne ahşaptan imal edilmiş görkemli bir saat kulesi görünüyor. Yangınlar, depremler filan derken 48 metrelik kuleden geriye fotoğrafta gördüğünüz parça kalmış.

Selimiye’nin yapısı, Üç Şerefeli’nin kapısı, 

Eski Cami’nin yazısı

Veee Eski (Ulu) Cami’ye geliyoruz. İbadethane, adından anlaşılacağı gibi, diğer iki camiden de eski. Yıldırım Bayezıd’ın 1402’de Ankara’da Timur’a yenilmesiyle başlayan Fetret Devri’nde inşa edilmiş. 

(Laf aramızda, beni bu şehirde en etkileyen cami Eski Cami’dir. Duvarlarında hat sanatının muazzam örneklerinden muhtemelen. Bir de Ara Güler’in son cemaat yerinde çektiği siyah beyaz karelerden. Yıllar evvel camiyi görmeden evvel o fotoğrafları görmüştüm. 1952’de çekilen o kareleri Google’da arayın, bulacaksınız.)

undefined

Geçmişi Edirne Sarayı'na kadar uzanan mevye (mistik) sabunları satan bir dükkana giriyoruz.

Kokuları da dahil olmak üzere üzümün aynısını yapmışlar.

Gerçek meyve zannedik dişleyen çok oluyormuş

Çarşılar şehri

Edirne’nin ticari hayatı tarih boyunca hep canlı olmuş. İmparatorluktan kalma hanlar, kervansaraylar, bedestenler halen aktif. 

Önce Bedesten’e giriyoruz. Edirne esnafı misafirperver. Bisikletleri içeri almamıza izin veriyorlar. Bazıları eğilip Troya’yı inceliyor, fiyatını soruyor.  

Geçmişi Edirne Sarayı’na kadar uzanan meyve (misk) sabunları satan bir dükkana giriyoruz. Kokuları da dahil olmak üzere üzümün, elmanın şeftalinin, limonun aynısını yapmışlar. Gerçek meyve zannedip dişleyen çok oluyormuş. 

1972’de restore edilerek otel olarak hizmet vermeye başlayan Rüstem Paşa Kervansarayı 1980’de dünyanın en önemli ödüllerinden Ağahan Mimarlık Ödülü’nü kazanmış.

Şehirde Kanuni’nin bir başka sadrazamı olan Semiz Ali Paşa’nın adını taşıyan çarşı daha var. Vakti zamanında en kıymetli malların satıldığı çarşı 1992’de yandı. Beş yıl sonra restore edildi ve yeniden açıldı.

Yazının başında da söylediğim gibi, Edirne küçük bir alanda çok yoğun bir mirasa sahip. Şu ana kadar 1 km çapında bir dairenin içinde dolaştık. Bunu yürüyerek de yapmak mümkün. Ama bisikletin işe yarayacağı çok yer olacak. Şu ana kadar Troya’yı biz gezdirdik. Şimdi o bizi gezdirecek.

undefined

Karaağaç tren istasyonu

Karaağaç’a gidiş

Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak varlığını sürdüren Karaağaç Tren İstasyonu’na gidiyoruz. Okulun davetlisiyiz. 

Şehrin güneyine doğru inmeye başlıyoruz. Otantik sokaklardan geçiyor, Edirne’yi Edirne yapan Tunca ve Meriç’in üstünden geçiyoruz. 

Bir önceki hafta yaşanan taşkının sonuçları etkisini halen sürdürüyor. Su seviyesi düşmüş olsa bile halen birçok yerde ortalamanın üstünde.

263 metre uzunluğundaki Meriç (Mecidiye) Köprüsü 1847’de Sultan Abdülmecid döneminde bitirilmiş. 

Lozan Anlaşması’ndan sonra yeniden Türkiye topraklarına katılan Karaağaç’tayız. İki tarafı ağaçlarla kaplı çok güzel bir yolda pedal çeviriyoruz. Zemin biraz sorunlu ama 42 mm lastiklerle çok sorun yaşamıyoruz.

3 km sonra tarihi tren istasyonundayız.

1. Ulusal Mimarlık akımının önde gelen isimlerinden Kemaleddin Bey’in 1914’te yaptığı binanın görkemli bekleme salonunda öğrenciler, hocalar ve Edirneli dostlarla bisiklet, tasarım vb konularda sohbet ediyoruz.

Laf lafı açıyor, açmasına da, Samed’in yüzünde “abi ışığı kaçırıyoruz” ifadesini görünce bitirmem gerektiğini anlıyorum. 

Binayı fotoğraflamak için dışarı çıkıyoruz. 

Karaağaç’ta Tamer Başoğlu imzalı bir de Lozan Anıtı bulunuyor. Aynı alan içinde Türk heykel sanatının büyük ismi İlhan Koman’ın adını taşıyan bir de müze var. 

undefined

Bayezid Külliyesi

Karaağaç’tan dönüş

Farlarımızı açıyor, yola koyuluyoruz. 

Kemerleri aydınlatılmış Meriç Köprüsü’nü tekrar fotoğraflıyor devam ediyoruz. 

Biraz yukarıdaki ulu Selimiye aydınlatılmış haliyle bizi çağırıyor. Yorgunluğumuza rağmen uykumuzu erteliyor, gece çekimine devam ediyoruz. 

İkinci gün

Edirne’de ikinci gün, Selimiye’den gelen ezan sesleriyle başlıyor. Kaldığımız otel Taşodalar, caminin hemen dibinde. Eski Edirne Sarayı’nın (Saray-ı Atik) bir parçası olan Taşodalar bir süre önce restore edilmiş ve misafir konuk etmeye başlamış. Otelin girişindeki tabelada Fatih Sultan Mehmed’in 1432’de burada doğduğu yazıyor.

undefined

Sağlık müzesi

Sarayiçi’ni sel almış

Taşodalar’dan yola çıkıyor, şehrin kuzeyine Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayiçi’ne yöneliyoruz. (2010 yılında UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine giren bu müsabakaların esas yeri Samona köyü, Yunanistan sınırları içinde kaldığı için, Cumhuriyet’ten bu yana Sarayiçi bölgesinde yapılıyor.)

Ne var ki taşkın yüzünden Sarayiçi’ne ulaşamıyoruz. Tadımız kaçıyor. Tunca’nın diğer tarafına geçerek ulaşabilir miyiz diye şansımızı zorluyoruz. 

Nehri sağ kolumuza alıp devam ediyoruz. 1 km kadar gittikten sonra adı Yalnızgöz diye başlayan 2. Bayezıd diye biten güzel köprünün üstünden geçiyoruz. Burada taşkının boyutları daha ciddi görünüyor. 

Edirne Kent Konseyi başkanı Ziya Gökerküçük, Kent, Eğitim, Çevre, İnsan yazılarından oluşan KEÇİ kitabında şehri felç eden selleri anlatıyor, 1509’da 2. Bayezıd, sonraki yıllarda 2. Selim gibi padişahların bile sel yüzünden hayati tehlike atlattığını yazıyor. Bugün geldiğimiz noktada neden bir çözüm üretilmediğini sorguluyor.

undefined

Tavus kuşunun nazı 

Bu derin soruların eşliğinde 2. Bayezıd Külliyesi’nin bir bölümü olan Şifahane’ye gidiyoruz. 2004 yılında Avrupa Müze Ödülü alan bir sağlık müzesi olarak varlığını devam ettiriyor. 

Müzenin girişinde nefis bir tavus kuşu tarafından karşılanıyoruz. Samed tüylerini açsın diye çok uğraşıyor. Alkışlara dayanamayan ev sahibi, bir sahne sanatçısı gibi tüylerini açıyor. Ama hareketi gölgede yaptığı için Samed’i çok mutlu etmiyor. Ardından da çok korkunç bir sesle ötüp uzaklaşıyor. “Her güzelin bir kusuru vardır” özdeyişini hatırlıyor, müzeden içeri giriyoruz.

2004’teki ödülün boşa verilmediği her detayda görünüyor. Yolunuz Edirne’ye düştüğünde mutlaka uğrayın. Bisiklet için park yeri de var.

undefined

Bayezid Kçprüsünün üstü

Bir Evliya Çelebi hayranı olarak, büyük seyyahın akıl hastaları için yazdığı satırları buraya almak istiyorum: “… Bazı odalarda delilik mevsimi olan ilkbaharda, Edirne’nin aşk deryasına düşmüş sevdalı aşıklar çoğalır. Bunlar hekimin emriyle bir tımarhaneye getirilirler, aslan gibi kükreyerek yatarlar. Kimisi havuz ve şadırvanlara bakıp Kalender hülyası sözler ederler… Özellikle bahar mevsiminde Edirne’nin dilberleri Bimarhane’ye gelip divaneleri seyrederler. O dilberleri gören bu hakir Evliya’nın deli olası geldi.”

Adalet Kasrı suyun öte tarafında 

Külliyenin içinden geçip, Tunca’nın diğer kıyısından Sarayiçi’ne gitmeye çalışıyoruz.

Yine olmuyor. Fatih Köprüsü’de sular altında. Görevliler de haklı olarak geçişe izin vermiyorlar. 

Adalet Kasrı’nı ise uzaktan çekiyoruz. Işık ters ama yapacak bir şey yok. Balkan şehitliği de sular altında. Ona da yanaşamıyoruz.

(Edirne tarihinde çok kez işgallere maruz kalmış, büyük acılar yaşamış bir şehir. O yüzden dört bir yanı şehitlik ve tabyalarla dolu.)

Bu bölgeye adını veren Yeni Saray, o savaşların birinde yok edilmiş. 1847’de bir Osmanlı komutanı, şehri kuşatan Ruslara bırakmamak içn sarayı yaktırdığı söyleniyor. Bir süredir restore ediliyor.

Geri dönüyoruz. Şifahane’nin yanından geçiyor, Gazi Mihal Camii’nin oradan Kapıkule’ye giden D-100’e yaygın bilinen adıyla E-5’e çıkıyoruz. 

undefined

Sarayiçi Fatih Köprüsü ve Adalet Kulesi

Balkan Savaşı’nın en büyük tabyası

Bu sevimsiz yolda 1 km kadar gidiyor, sağa dönüyoruz. Hedefimizde Hıdırlık Tabyası var. 1 kilometrelik sıkı yokuştan sonra tabyaların olduğu mevkiye ulaşıyoruz. 

1912’de patlak veren ve Edirne’nin işgaliyle sonuçlanan 1. Balkan Savaşı’nın en önemli tabyası imiş. O tarihten sonra işlevini yitirmiş. 2011’de başlayan restorasyon çalışmaları sürüyor. 

Aynı yoldan geri dönüyoruz. Tekrar E-5 derken Gazi Mihal Camii’ne geliyoruz. Cami de selden nasibini almış, avlusu su içinde. 

Araç geçişine yasak, ama bisiklete serbest olan Gazi Mihal Köprüsü’nden geçiyor, sağa dönüyoruz. Yine Tunca boyunca devam. Bu çok güzel bir yol. 

Edirne’nin sokaklarına tekrar dalıyoruz. Çok güzel konaklarla dolu sokaklardan geçiyoruz. Yakın zamanlarda restore edilen görkemli sinagogu da gezimizin bir parçası yapıyoruz.

Oradan, Edirne’de yeni mağaza açan Lüleburgazlı Kerimoğlu Bisiklet’e gidiyoruz. Sohbete eşlik eden Edirne’nin meşhur ciğeri eşlik ediyor.

undefined

Kızak kayan adam/ Kesik Niyazi

Ve pehlivanlar…

Mağazanın hemen bitişiğinde yer alan Kırkpınar Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği’ni görünce gözlerimiz parlıyor. Güreşsiz bir Kırkpınar yazısı yumurtasız omlet gibi bir şey olurdu. Avludaki pehlivan büstlerini ve bina içindeki malzemeleri fotoğraflıyoruz.

Gezideki zamanımız ve dergideki yerimiz daraldığı için acele ediyoruz ve şehrin kuzey doğusundaki Şükrü Paşa Anıtı’nı ve Balkan Savaşı Müzesi’ni görmeye gidiyoruz. Ama yoldayken bakım nedeniyle  kapalı olduğunu öğreniyoruz. 

Kesik Niyazi’nin heykeli

Merkeze dönüp yola koyulmaya karar veriyoruz. Ama çok hoş bir sürpriz yaşıyoruz. Girdiğimiz Araplar Mahallesi’nde çok eğlenceli bir heykel ile karşılaşıyoruz. Kızak üstünde çocuk neşesiyle kayan bir yetişkin figürü bu. Arkamızdaki yokuşun adı da Kızak Bayırı adını taşıyormuş.

Belediyenin koyduğu tabelada heykelin adı “Kızak kayan adam” olarak yazılsa da, mahalle sakinleri onun Kesik Niyazi heykeli olduğu konusunda ısrarlı. 

Niyazi abimize selam ediyor, merkeze dönüyor, evlere dağılıyoruz.

İpek ve Samed İzmir’e, ben ve yol arkadaşım Harun İstanbul’a devam ediyoruz. 

Edirne’yi seviyor, henüz burayı görmeyenlere “zararın neresinden dönerseniz kârdır” mesajımızı gönderiyoruz.

undefined

YOL ARKADAŞIMIZ İPEK ÖZTOSUN

1994'te İzmir'de doğan İpek, 12 yaşında yüzmeye, 16 yaşında tratlona başlamış. 

17 yaşında tratlon milli takımına girmiş. 

2013'te Avrupa Kupası ikincisi olmuş ve Dünya Şampiyonası'nda yarışmış.

(Bu unvan Türkiye'de şimdilik yalnızca ona ait)

Dört kez Türkiye, üç kez Balkan şampiyonu olan İpek, İspanya'da düzenlenecek Akdeniz Oyunları'nda

ülkemizi temsil edecek. 

Onun asıl hedefli olan 2020 Tokyo Olimpiyatları'nda alkışlamak için sabırsızlanıyorum

Bu yazı AYDAN ÇELİK tarafından yazılmıştır.|27 Haziran 2018