Cyclist Türkiye

DOĞU'NUN KRALİÇESİ ANTAKYA

DOĞU'NUN KRALİÇESİ ANTAKYA

Fotoğraf: Samed Kunaç

Doğu’nun Kraliçesi’nin endamını anlatmaya nereden başlamalı?

Bu zarif şehrin tarihinde o kadar çok milat var ki, insan hangi birini referans alacağını bilemiyor.

Sorunun cevabını bulursak kalanı çorap söküğü gibi gelecek.

"Aydan Abi, Müze'den başlasak olmaz mı?" diye sesleniyor Tuba.

Ne kadar iyi bir fikir!

 undefined

Kral II. Suppilulima / M.S VIII.yüzyıl. Hatay Arkeoloji Müzesi

Kraliçe’nin çocukları

Tuba ve Tuğrul Karataş gencecik bir çift. İskenderun'da yaşıyorlar. Orada All Ride Bike Coffee adında bir bisiklet kafesi işletiyorlar. Antakya'ya geleceğimizi öğrenince büyük bir hevesle rehberliğe talip oluyorlar.

Şehrin kuzeyine doğru pedal çevirmeye başlayınca, bir zamanlar merkezde, Asi Nehri’nin kıyısında bulunan müzenin üç yıl evvel taşındığını öğreniyorum.

3km sonra Hatay Arkeoloji Müzesi'ne ulaşıyoruz.

undefined

Antakya
hiti / M.SIII.
yüzyıl

Binanın cephesinde Asi Nehri üstündeki tahta su dolaplarından birinin modern yorumu bulunuyor.

Daha önceki deneyimlerimizin aksine bu kez Troya’ları içeri sokma başarısına erişemiyoruz. Yol arkadaşımın kulağına eğilip fısıldıyorum: “Söz. Seni çok bekletmeyeceğiz. Buradan çıktığımızda çok güzel yerler göreceksin.” Uysal yoldaşım sorun yok anlamında başını sallıyor. Ne de olsa eski toprak.

Görkemli müze 2015 yılında ziyarete açılmış. Bazı kısımları halen tamamlanmamış ama bu haliyle bile çok etkileyici.

Şehrin kronolojisini anlatan duvar panosu hem zaman hem de mekânı kavranmamıza yardımcı oluyor.

Onun üstüne sinevizyon salonunda gösterilen 3D filmi, Yeşim Esra Taşyürek’in leziz anlatımıyla izleyince “mozaik”in taşları yerine oturuyor

 undefined

St. Pierre Kilisesi

Coğrafya kaderdir

Kaynaklar bu kadim şehrin ilk yerleşimini 100.000 yıl öncesine, orta Paleolitik döneme dayandırıyor.

Anadolu’yu Suriye ve Ortadoğu’ya bağlayan kavşakta bulunan Antakya, bir de bunların üstüne Mezopotomya’nın Akdeniz’e açılan limanlarına sahip olunca, tarih boyunca onlarca uygarlığa ev sahipliği yapmış.

Bu stratejik topraklardan Akat, Hitit, Urartu, Asur ve Pers medeniyetleri geçip gitmiş.

M.Ö.300 yılında Büyük İskender’ın komutanlarından Selevkos I. Nikator tarafından babası “Antiokheia”nın adı verilen şehir, M.Ö 64 yılında serbest şehir statüsü ile Roma İmparatorluğu’na katılmış ve Suriye eyaletinin başkenti olmuş. Roma ve İskenderiye’den sonra, imparatorluğun üçüncü büyük şehri burasıymış.

Bizans, Haçlılar ve Selçuklular döneminde önemini korumuş. Uzun yıllar “Doğu’nun Kraliçesi” diye anılmış

1516’da Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Osmanlı hâkimiyetine giren şehir, yaklaşık dört asır boyunca Halep’e bağlı bir kaza merkezi olarak varlığını sürdürmüş.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık 20 yıl Fransa Mandası olarak kalan bu özel belde, 1938’de bağımsızlığını ilan etmiş ve Atatürk’ün verdiği Hatay Devleti adını almış. 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi’nde yapılan oylama ile Anavatan’a katılmış.

Bugün Antakya, idari olarak Hatay İlinin merkez ilçesi olarak adını sürdürüyor.

 undefined

Antakya Katolik Kilisesi'nden Sermaye Camii

Mozaiğin bin bir rengi

Bir zamanlar şehrin merkezinde bulunan Hatay Arkeoloji Müzesi’nin mozaik koleksiyonu dünyada ikinci sırada idi. Yeni müzede şimdilik 2500 metrekare mozaik sergileniyor. İkinci etap bitince toplam 3500 metrekare ile dünyanın en büyük mozaik müzesi olacakmış.

“Bitmemiş” müzede bile o kadar çok eser var ki, değil bir gün, bir haftanızı ayırsanız tam anlamıyla hakkını veremezsiniz. Maalesef zamanımız sınırlı. Hem de dışarıda boynu bükük bekleyen dostlarımız var.

 undefined

Uzun çarşıdan bir detay

Hristiyan adının verildiği ilk yer: St. Pierre Kilisesi

Müzeden çıktıktan sonra tekrar güneye, şehir merkezine doğru iniyoruz.

1km sonra St. Pierre Kilisesi levhasından sola dönüyoruz. Biraz sonra çok sert olmasa da ufaktan bir yokuş tırmanmaya başlıyoruz.

Ulaştığımız ibadethane, Hristiyanlık tarihi açısından çok önemli bir yere sahip. Hz. İsa’nın ölümünden sonra Antakya Kilisesi’nin kurucusu ve ilk rahibi sayılan Aziz Piyer MS. 29-40 yılları arasında, ilk (ve gizli) dini törenlerini şimdi bu kilisenin bulunduğu mağarada yapmış. Daha da önemlisi Hz. İsa’ya ilk inananlara “Hristiyan” adı bu kilisede verilmiş.

Bir kişilik sokaklar

Kiliseden çıkıyor, biraz sonra Antakya’nın efsane sokaklarında pedallamaya başlıyoruz. Sokaklar, kışın bol güneş, yazın Asi Vadisi’nden gelecek serin rüzgârı alacak şekilde inşa edilmiş.

Şair Ali Yüce’nin deyimiyle “bir kişilik bu sokaklarda” pedal çevirmek çok kolay değil, ama sorun da değil. Katlanır bisikletin güzelliği burada. Gerekirse yavru bir köpek gibi kucağınıza alıp taşıyorsunuz.

Labirentin içinde keyifle zikzaklar çiziyoruz. Meydan Camii, Ulu Camii, Ortodoks Kilisesi, Protestan Kilisesi derken kendimizi Katolik Kilisesi’nin kapısında buluyoruz. Kapıyı çalıyor fotoğraf için izin istiyoruz. Çünkü burası Antakya’nın en sembolik fotoğraf açılarından birine sahip. Türkiye ile ilgili yerli-yabancı birçok kaynakta, Turizm Bakanlığı’nın afişlerinde yer alan o açıyı tanıyacaksınız.

Avludaki basamaklardan yukarıya çıkıyor, kilisenin çan kulesinden arka planda görünen Sermaye Camii’nin minaresin fotoğrafını çekiyoruz. (Aslında caminin çapraz karşısında bir de Havra bulunuyor, ama görünmüyor.) 2006 yılında TRT için çekilen Antakya: Ezan, Çan, Hazzan belgeseli de şehrin inanç mozaiğini temsil eden bir kavrama işaret ediyor.)

Kilise’den çıkıyor, Antakya’nın omurgasını oluşturan Kurtuluş Caddesi’ne çıkıyoruz. Bazı kaynaklar buranın tarihte aydınlatılan ilk cadde olduğunu söylüyor. Sütunlardan oluşan (kolonatlı) bu caddenin mevcut caddenin yedi metre altında kaldığı belirtiliyor.

Şehrin alamet-i farikalarından sayılan ipeği üreten ve satan bir mağazadan bilgi alıyor, Kurtuluş Caddesi’nden devam ediyoruz. Biraz sonra meşhur Affan Kahvesi’ndeyiz. Buraya kadar gelmişken Haytalı yemeden dönmek olmaz diyor, yola en yakın masaya oturuyoruz.

Antakyalılar, Adana’nın meşhur tatlısı Bicibici ile Haytalı’nın karıştırılmasından pek hoşlanmıyorlar. Kahvehane’nin duvarında bu iki tatlı arasındaki üç farkı anlatan bir şema bile asılı. Haytalı’nın mısır nişastasından, Bicibici’nin buğday nişastasından yapıldığını öğreniyoruz.

Haytalı’dan aldığımız enerjiyi pedallara aktarmak üzere Troya’lara atlıyor, devam ediyoruz.

undefined

Hz. Hızır Türbesi Samandağ

Habib-i Neccar Camii

Yaşadığımız topraklardaki en eski camii olduğu söylenen Habibi Neccar Camii’nin önündeyiz. Şehrin Müslüman Arapların eline geçtiği 638 yılında inşa ettiği söyleniyor. Birinci derece deprem kuşağında bulunduğu için çok defa yıkılmış ve yeniden yapılmış. En son, 1858’de Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan camiinin fotoğrafını çekmek Samed için bir işkenceye dönüşüyor. Çünkü caminin etrafı motorlu araçlarla işgal edilmiş durumda. (Bu, Türkiye şehirlerinin genel bir problemi.)

İstediğimiz kareyi elde edemeyince caminin içindeki türbeleri fotoğraflamaya karar veriyoruz. Zaten caminin esas ünü bu türbelerden geliyor. 

Kapının girişinde Hz. İsa’nın ilk havarilerinden Yahya (Yuhanna) ve Yunus’un (Pavlus) kabrini görüyoruz. Yerin dört metre altında ise Habib-i Neccar ve Şem’un Safa’nın türbesi bulunuyor.

MS. 40’lı yıllarda Antakya’da yaşayan Habib-i Neccar, şehre gelen Hz. İsa’nın havarilerine inanan ilk kişi olarak kabul ediliyor. Bu inanç onun ve havarilerin hayatına mal oluyor.

Şehir bu hadiseden aşağı yukarı 600 yıl sonra Müslümanların eline geçince onun adını taşıyan bir cami inşa ediliyor. Çünkü Kuran-ı Kerim’in Yasin Süresi’nde doğrudan adı verilmese de kıssası verilen kişinin Habib-i Neccar olduğu kabul ediliyor. Dolayısıyla Müslümanların gözünde de bir evliya olarak kabul ediliyor.

(Yerimiz dar olmasa bu hadiseyi Evliya Çelebi’nin dilinden aktarmak isterdim. Ama yerimiz yok. Hep söylüyoruz, Seyahatname, bisikletle keşif yapan herkesin okuması gereken muazzam bir kaynak.)

 undefined

İpek dokumacılığı

Nuh’un Gemisi: Uzun Çarşı

Yılankavi sokak aralarından geçerek, Kurşunlu Han’ın içinden Uzun Çarşı’ya geliyoruz. Antakyalı yazar Mehmet Ateş burayı bütün inançların ritüellerini gerçekleştirmek için ihtiyacı olan malzemeleri satın aldığı Nuh’un Gemisi’ne benzetiyor.

Şehrin her anlamda zenginliğinin bir laboratuvarı sanki.

Bu gezilerin olmazsa olmazını yapıyor, esnafla sohbete koyuluyoruz. Muhabbet, işler güçlerden, memleket meselelerine uzanan bir yelpazeye uzanıyor. Birisi: “Bu şehre Asi dizisinin yaptığı iyiliği kimse yapmadı. Yine öyle bir diziye ihtiyacımız var” diyor.

2007/2009 yılları arasında çevrilen dizi, adını şehrin ortasından geçen Asi Nehri’nden almış. Hatta 1. bölüm

“Gurur, hayatı altüst edip, tersine çevirebilir. Tıpkı, tersine akan Asi Nehri gibi.” diye başlıyor. Dizinin başrol oyuncusu da aynı adı taşıyor.

Hadi o zaman. Hedef Asi diyor, gidonları nehre çeviriyoruz. 

Susuz kalmış bir asi

O da ne? Asi’nin derin yatağında bir damla bile su yok. Neyse ki bunun arıtma tesisi inşası için gereken bir uygulamadan kaynaklandığını öğreniyoruz da, içimiz rahatlıyor.

Lübnan’dan doğan Asi (Orontes) Nehri, diğer nehirlerin aksine, önce kuzeye doğru yol alıyor, bereketli Amik Ovası’nı suladıktan sonra bir yay çizerek Akdeniz’e dökülüyor. Büyük Evliya Çelebi bunu da tadından yenmez bir üslupla anlatıyor.

Arkeoloji Müzesi’nin önündeki dönme dolaplardan da göremiyoruz. Yazar Ender Özbay Naura denilen bu dolapların çıkardığı sesi “Asi’nin ninnisi” olarak tarifliyor. Nehrin yüzeyinden topladığı suyu, yukarı taşıyan ve kemerlerle taşıyıp ihtiyaç olan yere götüren bu sistem Antakya edebiyatında hep önemli bir yere sahip olmuş.

Ata Köprüsü’nden geçiyor, bir zamanlar Hatay Meclisi binası olan eski taş binaya selam veriyor, Harbiye’ye yöneliyoruz.

 undefined

Harbiye Şelaleleri

Şelale şelale bir harbiye

Bir zamanların Daphne’si (Defne) şimdinin Harbiye’si, şehir merkezinden yaklaşık 7km uzakta. Burası defne, çınar, turunç ağaçlarıyla bezeli nefis bir vadideki şelaleriyle Helen ve Roma dönemlerinde de çok gözde bir yermiş. Arkeoloji Müzesi’nde gördüğümüz mozaiklerin çoğu Defne’deki ihtişamlı köşklerden, hamamlardan, tapınaklardan çıkmış.

Mitolojiye göre Zeus’un çapkın oğlu Apollon güzeller güzeli Daphne’yi görür görmez aşık olmuş ve arkasından koşmaya başlamış. Yakalanacağını anlayan Defne Tabiat Ana’dan kendini saklamasını istemiş. Tabiat Ana da onu bir ağaca çevirmiş. Ağacın dibine gelen Apollon: “Bundan sonra sen benim kutsal ağacım olacaksın. Zaferden dönen komutanlar solmayan ve dökülmeyen yapraklarından başlarına taç yapacaklar” diye seslenmiş.

Birkaç yıl önce gelen sel ve heyelan yüzünden eski güzelliği biraz solsa da Defne halen harika bir yer.

Antakya’nın muazzam mutfağını tatmak için en doğru adreslerden birindeyiz. Humus’undan Muhammara’sına, Zahter’den Saç Oruğu’na, Havuç Dolması’ndan Babagannuş’una liste o kadar uzun ki. Düşünün 170 çeşit kahvaltılığın olduğu bir yerden söz ediyor, herkesin bildiği künefeyi filan sayma gereği bile duymuyoruz. (Troya şehir gezilerinin en zor yanı bu. Her turda harcadığımız kaloriden daha fazlasını alıyoruz. Neyse ki yine bisiklete biniyoruz ve dengeliyoruz.)

Özgün bir Antakya hatırası almak isterseniz yine en doğru adres burası.75 yaşındaki İsa Kart’ın ömrünü verdiği taş heykelcikler mesela.

undefined 

Antakya'nın dar kemerli sokakları

2. gün: Musa Dağı’nın eteklerinde

Ertesi gün Samandağ yollarına düşüyoruz. Antakya merkezinden yaklaşık 22km gittikten sonra, ilçenin girişinden sağa dönüyor, kuzeye devam ediyoruz. Musa Dağı’na doğru tırmanmaya başlıyoruz.

Dört kilometrelik sıkı bir yokuş bizi Vakıflı Köyü’ne götürüyor. Bu güzel köyün içindeki zarif kilise,1924 yılında bir ipek fabrikasının dönüştürülmesiyle kurulmuş.

Vakıflı’nın püfür püfür esen molasından sonra hedefimiz Hıdırbey. Yine bir yokuş tırmanmaya başlıyoruz ama bu daha kısa. Sonrası tatlı bir iniş.

undefined

İki bin yaşında bir çınar

Köye girer girmez “ulu” kelimesinin yetersiz kalacağı bir çınar ağacı tarafından karşılanıyoruz. Ağacın önündeki tabelada aynen şöyle yazıyor: “Rivayete göre Samandağ Sahili’nde buluşan Hz. Hızır ve Hz. Musa birlikte dağa çıkarlar. Tam bu noktaya geldiklerinde Hz. Musa asasını toprağa saplar ve eğilip su içer. Tekrar dönüp baktığında asanın yeşerip fidana dönüştüğünü görür”

Tabelada yaklaşık iki bin yaşında olduğu tahmin edilen Musa Ağacı’nın çapının yedi, çevresinin 21, yüksekliğinin yedi metre olduğu yazıyor. (Burada bir hesap hatası olmalı. Ağacın yüksekliği yedi metreden çok fazla.)

Bir zamanlar içinde bir berber dükkanı bile olan Musa Ağacı’nı saygıyla selamlıyor. Köyün içlerinde turlamaya başlıyoruz.

Portakal ağaçlarının dibinde yenen nefis gözlemeleler ve ayranlardan sonra yola koyuluyoruz. Hedefimiz Titus Tüneli.

Yine yokuş tırmanmaya başlıyoruz. Rotanın 33. kilometresinde Musa Dağı’nın 300 metre rakımındayız. Artık denize doğru iniş başlıyor.

 undefined

Kurtuluş
Caddesi'ndeki
tarihi Affan
Kahvesi

Türkiye’nin en uzun sahili

35. kilometrede bir Dor mabedinin bulunduğu düzlükte duruyoruz. Aşağıda 14 km ile Türkiye’nin en uzun kumsalı uzanıyor.  Her yerden tarih ve medeniyet fışkıran müthiş bir yerdeyiz.

Beş kilometrelik iniş bitiyor ve kendimizi deniz kıyısında buluyoruz. Çevlik Limanı’na doğru devam ediyor. Titus Tüneli’ nin giriş kapısına geliyoruz. Müze görevlileriyle uzun uzun tartışmamak için Troyaları katlayıp koltuğumuzun altına alıyoruz. Biraz sonra da açıyor birlikte yürümeye başlıyoruz.

Titus Tüneli Musa Dağı’ndan gelen sellerin sürüklediği molozlar Samandağ Limanı’nı doldurmasın diye MS. 70’li yıllarda yapılmış.1400 metrelik tünelin 130 metrelik kısmı dağın delinmesiyle oluşturulmuş. İnsan eli ve tabiatın çarpıcı bir işbirliği.

Tünelden ayrılıyor, bahçe ve arkların arasından geçiyor, biraz sonra halkın “Beşikli Mağara” dediği kral mezarlarına ulaşıyoruz. Bu görkemli nekropole dair bir kitabe olmadığı için dönemi tam olarak bilinmiyor.

Tiitus’un içinden tekrar geçiyor, Çevlik sahiline iniyoruz. Gezinin belki de en keyifli kısmındayız. Türkiye’nin en uzun sahilinde pedallamaya başlıyoruz. 

Yol bittiğine kendimizi Hz. Hızır Türbesi’nin yanında buluyoruz. Hz. Musa ile buluştuğu yer olduğu rivayet edilen (ve o zaman bir kayalık olan) türbe Antakya’nın inanç zenginliğinin bir başka unsuru.

Türbenin etrafında üç kere dönmek ibadetin bir parçası sayılıyor. Çoğu kişi bu turu arabasıyla yapıyor. Biz de bisikletlerimizle türbenin etrafında üç tur atıyor, Hz. Hızır’a saygılarımızı sunarken Antakya gezimizi sonlandırıyoruz.

undefined

Gidemediklerimiz

Antakya’da geçirdiğimiz iki gün, şehrin ancak çok küçük bir kısmını kapsıyor. Maalesef bu dergideki yerimiz ancak bu kadarına izin veriyor. (Bu satırları yazarken yaklaşık 1850 kelime kullandığımı görüyorum. Bu rakam Cyclist Türkiye’de bize tanınan limiti 350 kelime aşıyor. Derginin grafik tasarımcısı Melike Şenyurt’u her seferinde zora sokuyoruz.)

“Biz gidemedik ama siz fırsat bulursanız ihmal etmeyin” listesini sıralayalım: Habib-i Neccar Dağı, Antakya Kalesi, Cehennem Kayıkçısı, St. Simon Manastırı, Trajan Su Kemerleri, İssos Harabeleri, Sokollu Külliyesi, Payas Kalesi, Cin Kalesi, Aziz Barlaam Manastırı, Kanuni Kervansarayı, Sarı Selim Camii, Bayezid-i Bistami Türbesi, Koz Kalesi, Tel Aççana Höyüğü… Derken 2000 kelimeye doğru gidiyoruz.  (Sevgili Melike. Söz. Gelecek sefer 500 kelime eksik yazacağım. Ödeşeceğiz.)

Gelecek sayıda başka bir şehirde buluşmak dileğiyle.

Bu yazı AYDAN ÇELİK tarafından yazılmıştır.|05 Ekim 2018