Cyclist Türkiye

ÇELİĞİN KOKUSU: DARIO PEGORETTI

ÇELİĞİN KOKUSU: DARIO PEGORETTI

1990’ların ortasında bir bisiklet dergisinde çıkan Cannondale reklamıyla başlayalım.

Yaşlı bir İtalyan garson, lokantasında Mario Cipollini’yi görür ve “ Mamma Mia! Sen nasıl bir İtalyansın ki Amerikan bisikletine biniyorsun” diye heyheylenir.

Ömrü boyunca muhtemelen bir gün alttan almamış olan Mario ise adama: “Ne sandın? Yemekten sonra senden tiramisu değil, cheesecake isteyeceğim” diye karşılık verir.

Daha önceki yıllarda pelotona giren küçük oyuncuları saymazsak, Cannondale, Atlantik ötesinden gelen markaların öncüsüydü.

Asıl sponsor Saeco, bir İtalyan kahve markası olsa bile, bisikletler Amerika’da üretilen alüminyum bisikletlerdi.

Hem Amerikan hem de alüminyum. Pelotona düşen iki bomba…

Deyim yerindeyse bisikletin “küreselleşme”ye başladığı yıllar.

undefined

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Armstrong ile Trek hakimiyeti, Specizalized’in aynı anda üç pro takıma sponsorluğu, Kanada’dan Cervelo ve Argon 18, Uzak Doğu’dan Giant, Merida İsviçre’den BMC filan derken pelotondaki İtalyanların oranı hayli düştü.

Elbette Colnago, Pinarello, Bianchi, De Rosa gibi rüya makineleri halen pelotonun yakışıklıları. Hatta Tour de France’ın son 6 yılındaki 5 şampiyon Pinarello kullanıyordu. Ama bu manzara, oranın düştüğü gerçeğini değiştirmiyor.

(Dikkat ederseniz İtalyanların dışında kalan markalar daha bir kurumsal iken, İtalyanların hepsi soy adından oluşuyor.

Sadece bisiklet değil, genel olarak endüstriyel tasarım tarihindeki bir olgu hakkında uzun uzun konuşmaya yerimiz yok. Ama daha çok küçük atölye tipi üretim tarzından kaynaklı bir durum bu.)

Sonu sesli harflerle biten bu markalar Türkiye’de bile bir “özenme” konusudur. Mobilyadan, tekstile son heceleri “ucci” “alli” “lona” dolu bir dünyadan söz ediyoruz.

Yukarıda saydığımız İtalyan markaları hayata çelik ile adım atmış olsalar bile şimdi pelotona karbon fiber ile dahil oluyorlar. (Hepsinin ürün gamında halen çelik kadrolar var. Ama bunlar üretimin küçük bir bölümü.)

undefined 

Çeliğe sadakat

Bütün bunlara rağmen çeliğe sadakat gösteren İtalyan ustaların varlığı sürüyor.

Ne yazık ki geçtiğimiz Ağustos’ta bu ustaların en önemlilerinden birini kaybettik.

Dairo Pegoretti 62 yaşında dünyayı terk etti. O öldükten sonra o kadar çok yerde o kadar çok yazı çıktı ki. Neredeyse tamamı derin bir üzüntü ve saygı tonunda kaleme alınmıştı.

Şaşırtıcı değil…

Çünkü kalıplara sığmayan bir ustadan söz ediyoruz.

Bundan birkaç yıl evvel onunla yapılmış bir söyleşiyi izlemiştim. Neredeyse her cümlesi yaşamdan damıtılmış bir bilgelik içeriyordu.

Çeliğe olan aşkını ondan çıkan kokuyla açıklıyordu mesela. Koku gibi hafızanın en güçlü tetikleyicisi onda sadakat, hatta belki de bağımlılık yaratıyordu. Bilinçaltı ile bilincin birbirine karıştığı o büyük muamma...

Müzik aleti yapan lüthierler ile kadro ustalarını birbirlerine benzetirler. Doğru. Her ikisi de malzemeye ruh üfler.  O ruh bir virtüoz sayesinde uçar gider.

Pegoretti’nin elinden çıkan bisikletler bir zamanlar Indurain’in, Pantani’nin ve hatta Cippolini’nin altında uçar giderdi.

undefined

Pegoretti'nin ustalığının izlerini taşıyan Guantanamo dizaynı

Yakın dostum luthier Kenan Usta da öyledir: İşine olan tutkusunu ağaçtan çıkan kokuya bağlar. Onun elinden çıkan bağlamalar Arif Sağ’ın elinde uçar gider.

Madem konu müziğe geldi, devam edelim.  Pegoretti aynı zamanda bir müzik bağımlısıydı. Saç modeli bile bir rock yıldızı gibiydi. David Gilmour’un gençliğini hatırlatıyordu. Zaten gençliğinde gitar çalmaya heves etmiş, ama istediği gibi olmadığını görünce vazgeçmiş, dinleyici olarak yoluna devam etmişti.

Pegoretti’yi diğer ustalardan ayıran bir başka yönü daha vardı. O hem bir zanaatkar, hem de bir sanatkar idi. Kendi tuvallerini kendi yapan bir eski zaman ressamı.

Jackson Pollock’lar, Miro’lar, Mondrian’lardan feyz almış bir ressam.

O bisiklet üstünde hikaye anlatan bir şair: Guantanamo’yu anlatan dikenli telleri görmek yeter.

Son satırlar sigaradan gelsin. Sigara nedense Pegoretti gibi ustaların mütemmim cüzü, yani ayrılmaz parçasıdır. Fıkrası bile var. Başına düşen kalas yüzünden kulağı kopan Dursun Usta, ameliyathanede yerine dikilecek olan kulağı görünce telaşla bağırmış: “O benim kulağım değil. Benimkinin arkasında sigara vardı…"

Ustayı bu dumanlı atmosferden yolcu edelim gittiği yere. Yolu açık olsun.

Bu yazı AYDAN ÇELİK tarafından yazılmıştır.|04 Aralık 2018