Cyclist Türkiye

BİSİKLETLE İSTANBUL'DAN ANKARA'YA 2. BÖLÜM

BİSİKLETLE İSTANBUL'DAN ANKARA'YA 2. BÖLÜM

HER VİRAJDAN SONRA EĞİM AZALACAK UMUDU

Hemen, önümdeki rampayı soruyorum. “Vah zavallı” türünde bakışları ile geçen birkaç saniyenin ardından anlatmaya, “Gidersin, gidersin.” diyerek bana moral vermeye çalışıyorlar. Bir tanesi; “Ben traktörle, 20 gazla, 25 dakikada gidiveriyorum, var sen hesap et.” diyor… Hesap edince, ben de kendime “Vah zavallı” diyorum gayri ihtiyari.

Neyse, kaçış yok. O rampa çıkılacak. Ve bunun için yapılacak en iyi şey bir an önce yola koyulmak. Enerji niyetine iki tahıl bar daha hüpletip yola çıkıyorum. İlk bir iki kilometre nispeten az eğimli ama yokuş giderek dikleşiyor. Allah’tan yol çok dar değil. 600 m. yükseklikte ilk molamı veriyorum. Arkamı dönüp aşağıya baktığımda manzara gerçekten de muhteşem görünüyor.

             undefined

Biraz su içip tekrar yola koyuluyorum. Gerçekten de zor bir rampa. Yol ıssız ve kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Her virajın ardından eğim biraz azalacak umuduyla pedallıyorsun ama hiç de öyle olmuyor. İşte bu en zor anlardan biri, çünkü ümidin kırıldığı anda sürüş zevki de azalmaya başlıyor. Neyse ki tecrübelerim imdada yetişiyor ve kendime bu tırmanışın illa ki biteceğini hatırlatıyorum.

Artık her 1,5 kilometrede bir mola vermeye başladım. Benzincideki hesaptan anladığım kadarıyla rampa 10 km. civarında ve şu anda ortalarına gelmiş olmalıyım. Kısa bir su molasının ardından tekrar tırmanmaya başlıyorum. Artık her yerimden ter damlıyor.

İşte o anda içimdeki benlerden dünyaya ait olanı devreye girip, geri dönmem için bir sürü bahane üretmeye başlıyor. Bu en tehlikeli nokta. Sanılanın aksine bu yolculuklarda en öldürücü şey fiziksel tükenme değil de zihinsel tükeniş. Çünkü yorulduğunuz zaman biraz dinlenip devam edebilirsiniz ama hedefiniz zihninizden silindiği anda o tur artık bitmiş demektir.

Yokuşla, ama daha çok kendi içimdeki hainle mücadele ediyorum. Öylesine cazip fikirlerle geliyor ki dayanmak neredeyse imkansız. Ve bunun üzerine son darbe iniyor. Tam yine eğim azalır umuduyla bir virajı döndüğüm anda, üzerime doğru dört nala gelen köpek sürüsü görüş alanıma giriyor. Çok güzel koştuklarına mı hayran kalsam, yoksa beni yiyecekmiş gibi gelmelerine mi üzülsem bilemiyorum. Zaten biraz da benliğimde yaşadığım mücadeleden uçmuş vaziyetteyim. İçimdeki hain yeniden ortaya çıkıyor ve bu sefer geri döneceğimizden son derece emin bir şekilde köpeklerin bana yapacakları ile ilgili kısa filmler göstermeye başlıyor.

Artık dibimdeler ve parlak dişleri bacaklarımdan sadece birkaç santim ötede deli gibi hırlayıp havlayarak yanım sıra geliyorlar. İşte o an sanki zaman duruyor. Daha doğrusu düşüncelerim o kadar hızlanıyor ki diğer her şey çok yavaş kalıyor. İçimdeki kızgınlık önce öfkeye sonra da büyük bir güce dönüşüyor. Ve ben son derece net bir şekilde, hiçbir şey yapmadan yoluma devam etmeye karar veriyorum. O kadar tırmanmayı, içimdeki haine de, üç beş köpeğe de feda edecek değilim…

Nasıl olduğunu bilmemekle birlikte, hiçbir şey olmayacağından son derece emin bir halde yokuşu tırmanmaya devam ediyorum. Köpekler de bunu anlamış gibi susup, bu sefer bana eşlik etmeye başlıyorlar. Sanki çabama saygı gösteriyorlar. Bu düşünceyle o kadar mutlu olup gaza geliyorum ki, yokuşun kalan kısmı dakikalar içinde hiç anlamadan tükeniveriyor. Büyük bir zafer bu; hem yokuşu hem köpekleri ve en önemlisi hem de içimdeki haini dize getiriyorum. O anda o kadar gururluyum ki…

BİR BARDAK ÇAY OLSAYDI…

Bu gazla rampayı bitirirken, yükseldikçe havanın ne kadar soğuduğunu ancak tepedeki iki üç haneli Nazifpaşa’da durunca fark ediyorum. Termal içliğim sırılsıklam ve fırından yeni çıkmış bir ekmek gibi üzerimden buharlar tütüyor. Küçük köyde sığınacak bir yer ararken, köyün imamı ile karşılaşıyorum. Sımsıkı giyinmiş ve inanmaz gözlerle beni süzüyor. Bırakın bisikletliyi, buradan araba bile kırk yılın başı geçiyor olmalı. Ağzı sorularıyla dolu ama nereden başlayacağını bilemiyor. Ben inisiyatifi alıp “Merhaba” deyince de, çuvalın ağzı açılıyor, sorular çorap söküğü gibi gelmeye başlıyor.

Neşeli sorgu esnasında “Buralarda kahvehane var mı ?” diye sorabiliyorum” ancak. Maalesef yok ama bana camide üzerimi değişebileceğimi söylüyor. Tüten buharımdan o da anladı; acilen üzerimi değişmem gerek yoksa hasta olmam an meselesi. Camiyi boşverip, oracıkta soyunuveriyorum. Metabolizmam o kadar hızlanmış ki, zerre kadar üşümüyorum üzerimi değişirken. Ve yeni içlikle gelen konfor duygusu iliklerime kadar işliyor. Bir bardak da çay olsaydı… Ama maalesef yok. Çok küçük bir yer burası. 15 km ilerideki Pazaryeri kasabasında her şey var diyor, misafirperver imam.

Biraz daha çene çalıyoruz, oradan buradan. Bana soğuk sıkım keçi boynuzu pekmezi içmemi öneriyor kuvvet ihtiyacımı karşılayabilmem için. Kendisi kullanıyormuş ve son derece memnunmuş. Allah’ın dağında sanki bizi duyabilecek birileri varmış gibi, bir sağına bir de soluna baktıktan sonra kulağıma eğilip ekliyor; “Bir tek yan etkisi var; biraz fazla gaz çıkarttırıyor.” Gülerken buz gibi havadan dişlerim birbirine vuruyor. Artık yola koyulmam lazım yoksa soğuyan kaslarım başıma işler açacak.

Hellalleşip, tekrar yola koyuluyorum. Hava gerçekten çok soğuk; -3, -4 derece civarında olmalı. Ufak bir rampa daha tırmandıktan sonra artık inişe geçiyorum. Hızlandıkça artan rüzgar, soğuğun etkisini daha da güçlendiriyor. Kısa bir süre sonra artık ellerim ve ayaklarımı hissetmez oluyorum. Yol boş ve çukursuz ama soğuk asfalt olduğu için keskin taşlarla dolu. İşte o an gerçekten korkmaya başlıyorum. Şu anda başıma gelebilecek en kötü şey lastiğimin patlaması. Yanımda yedek lastik var ama bu donmuş parmaklarla değiştirmem imkansız. Üstelik kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyim. En yakın yerleşim 15 km. ötede ve lastik patlarsa tek yapabileceğim, Karayel’i yedeğime alıp bu soğukta 2-3 saat yürümek, bu da ciddi bir donma tehlikesi demek. Bir kez daha teslim ediyorum ki insan için en büyük tehlike hava şartları. Kendi kurallarını hiç esnetmeyen doğa, bazen o kadar acımasız olabiliyor ve insan bunun karşısında o kadar çaresiz kalabiliyor ki…

İçimden dualar ederek ve son derece kontrollü bir inişle 800 m. yükseklikteki platoya varıyorum. Yol artık düz ve hava nispeten biraz daha sıcak. Hafiften keyiflenip güzel bir tempo tutturuyorum. Zamanlamam iyi, öğlen olmadan dağları aştım. Akşama Eskişehir’de olmayı hedefliyorum ve bir aksilik çıkmazsa bu mümkün gibi görünüyor.

Bu yolculukta beni en çok zorlayan şey mevsim sebebiyle sürüş saatlerinin çok az olması. Hava çok geç ağarıp çok erken kararıyor. Üstelik ağardıktan iki saat sonra ve kararmadan iki saat önce çok soğuk oluyor. Bu durumda ancak 4-5 saat kaliteli sürüş yapabiliyorum. Saatte ortalama 20 km hızla yol aldığım düşünülürse bu günde 100-120 km’ye tekabül ediyor. Tabi ki herhangi bir aksaklık olmadığı takdirde. İşte o aksaklık olması ihtimali bütün planı bozabilir ve bu beni çok huzursuz ediyor.

Bu düşüncelerle Pazaryeri’nde mola vermekten vazgeçip yola devam ediyorum. Bozüyük’e varana kadar durmak yok. Pazaryeri’ne kadar platoda baya ters rüzgar yedim ve sürüş pek de keyifli olmadı ama Bozüyük yolundaki vadilere dönmemle birlikte rüzgar çekilip gidiyor. İşte sürüş keyfi geri geldi. Platoda yokuş aşağı gidebilmek için bile çabalarken, burada meyil hafif yukarı doğru olmasına rağmen Karayel yağ gibi akıyor. Zirveden bu yana baya gerilmiştim ama şimdi çok mutluyum.

‘STRES’İN KAYNAĞI BOLLUK

Bu keyifle yol hemencecik bitiveriyor haliyle. Bozüyük epey büyük ve canlı. Tam bir kavşak şehir. Kentin kaosuna girmeden çevre yolundan devam edip, güzel bir dinlenme tesisinde mola veriyorum. Hem soğuktan, hem de tırmanıştan kurt gibi acıktım…

Tesis kocaman ve neredeyse bomboş. Üzerimi değişecek bir yer ararken garsonların teşvikiyle mescidi keşfediyorum. Molalarda kullanmak için harika bir yer ve yol boyunca her daim kullanıyorum. Tuvaletlerin ıslak ortamındansa halı kaplı mescitlerde üzerini değişebilmek çok büyük lüks gerçekten. Fırsatı kaçırmıyor, hemen kot pantolonumu ve polarımı giyerek tekrar insan olmanın keyfini çıkarıyorum. Yemeği bu kıyafetlerle yiyebilmek harika olacak.

Ve işte büyük çıkmaz; her zaman olduğu gibi dinlenme tesisi harika yemeklerle dolu ve ben hangisini seçsem diye kafamı kaşıyıp duruyorum. Belki komik gelecek ama yol boyunca yaşadığım en büyük sıkıntılardan birisi bu. Aslında başımızın belası “stres”in kaynağı da bu bolluk; yani seçim yapmak zorunda kalmak. Stresin kelime anlamı gerginlik, ve bizim seçim yapmak zorunda kalınca gerilmemizden kaynaklanıyor.

İşin içinden çıkamayıp, her şeyden yarım porsiyon söylüyorum. Garson inanmaz gözlerle yüzüme bakarken hınzırca gülümsüyor, az sonra hepsini bitirdiğimde bakalım ne yapacak diye düşünerek keyifleniyorum… Yemekler gerçekten harika. Bir de üstüne bu kadar aç olunca sofra tam bir şölen oluyor.

Bu şöleni saatlerce sürdürebilirim ama Eskişehir’e varmak için yola koyulmam gerek. Mescitte üzerimi değiştirip, garson çocuklardan yol ile ilgili istihbarat almaya çalışıyorum. En gözde sorum yolun eğimi ile ilgili tabi ki. “Yok abi yok, yol dümdüz.” diyorlar ama ben içten içe biliyorum ki o yol hiç de öyle dümdüz değil. Sürekli motorlu araçlarla seyahat eden insanlar zeminin gerçek eğimini fark edemiyorlar. Bisiklette ise yeryüzündeki en ufak değişimi bile iliklerinizde hissediyorsunuz. Nitekim tahmin ettiğim gibi oluyor ve neredeyse kalan yolun yarısı boyunca hafif de olsa sürekli tırmanıyorum. Bunun dışında bir sorun çıkmıyor ve hava tam soğumaya başlarken Eskişehir’e varıyorum.

DELİSİN SEN!

Artık yolun yarısı bitti ve tırmanma ağırlıklı olan zor kısmını atlattığımı düşünüyorum. O keyifle Eskişehir’de yaşayan kızımın ve eşinin kapısını çalıyorum. Tepkisi tipik; “Delisin sen?!”. Hak vermemek elde değil…

Yine sıcak suyun altına giriyorum ve tabii ki çıkamıyorum. Sağaltıcı sıcak suyun sızım sızım sızlayan kaslarımın üzerinden akması muhteşem bir şey.

Zar zor çıkıp hazırlanıyorum. Yürüyerek Çibörek partisi vermeye, şehir merkezine gidiyoruz. Eskişehir çok güzel bir şehir. Alt yapı sorunu yok. Nüfusun yarısını oluşturan ve çoğu dışarıdan gelen öğrenci ve askerler yüzünden çok kültürlü ve rengarenk. Havadaki dinamizm sizi bir anda etkisi altına alıveriyor.

                             undefined

Çibörek kesmiyor, bir de kokoreç patlatıyorum yol üstünde. Mütevazı minicik bir dükkan gibi görünüyor ama yer yemez anlıyorsun kesinlikle muhteşem bir tarihe sahip olduğunu. Zaten eski usül yapmalarından, ve üzerlerinden akan kendine güvenden her şey anlaşılıyor.

Şimdi biraz doydum sanki. Umarım biraz sürer diye düşünürken, rengarenk caddeleri ve hareketli sokakları arşınlamaya başlıyoruz. Günlerden cumartesi ve sanırım herkes dışarıda. En çok da gençler var etrafta. Giyinmiş, süslenmiş aleme akıvermişler. Sadece seyretmesi bile çok keyifli. Eskişehir’i ne kadar sevdiğimi unutmuşum, en kısa zamanda yeniden geleceğim.

HER TAŞ YERİNDE AĞIR

Yine deliksiz bir uyku ve yine şafakla birlikte ayaktayım. Bu gün erken çıkmaya karar veriyorum, yoksa yolu planladığım sürede tamamlayamayacağım. Sıcaklık -4 derece olarak görünüyor ama ben akıllıyım ya, pencereden göz kırpan güneşe aldanıp yola koyuluyorum.

Aslında artık İç Anadolu platosundayım ve bundan sonra pek tırmanış yok. Üstelik yol da dümdüz. Gökyüzü açık, güneş parlıyor. Her şey yolunda olmalı…

İnsanoğlu beşer şaşar. Kural değişmiyor. Ve işte kendimi en güçlü hissettiğim anda gafil avlanıyorum. 15 km. gitmeden her yerim buz kesiyor. Bacaklarımı çevirmeye çalışıyorum ama beni dinlemiyorlar. Üstelik artık beni oyalayan dönemeçler, tırmanışlar, köpekler vesaire de yok. Buz gibi bir hava, dümdüz bir yol ve sıkılmış kendimle baş başayım.

O anda ne kadar yanıldığımı öğrenmeye başlıyorum. Soğuk berbat ama, monoton yol soğuğun yıldırıcı etkisini iki katına çıkarıyor. Kendimi oyalayabileceğim hiçbir şey olmadığı için aklım sadece soğuğa ve çektiğim sıkıntıya odaklanıyor. Böyle olunca her şey batmaya, yoldaki en ufak tümsek veya minicik bir taş bile sıkıntı olmaya başlıyor. Einstein’ın görecelik kuramını yeniden keşfediyorum; evet her taş yerinde ağır…

Yerdeki benliğim sazı eline alıp başlıyor şikayet etmeye; en minik kasımdaki ağrıyı bile beynimde hissediyorum artık. Bir şeyler olması gerek. Bu böyle devam edemeyecek. Plato boyunca kilometrelerce hiç yerleşim yok ve sanırım yol çok rahat olduğu için kimse bir dinlenme tesisi veya en azından bir benzin istasyonu yapma ihtiyacı duymamış. Gidiyorum da gidiyorum, ama bir türlü görüş alanımda bozkır dışında bir şey belirmiyor.

Birden Jack London’ın Kutup hikayeleri üşüşüyor aklıma. En çok da donan parmakları yüzünden kibritini çakamadığı için soğuktan ölen adamı hatırlıyorum. Hatırlamak da değil, zihnime yerleşiyor ve bir türlü gitmek bilmiyor. Kendimi o kadar yılgın ve çaresiz hissediyorum ki.

O an göklerden gelen benliğim yardımıma yetişip, başlıyor anlatmaya; bak diyor, hayatın da böyle işte, en yüksekte olduğunu sandığın anda en dibe düşebiliyorsun, düzlükler kolay olabilir, ama içinde en tehlikeliyi, yani her şeyi devleştiren sıkıntıyı saklıyor diyor. Rahatlık bu yüzden batar diyor. İnsanlar bu yüzden aptal aptal işlere bulaşır, hem kendilerine, hem diğerlerine, hem de çevrelerine zarar verecek işlere girişirler diyor. Ama yine de etraflarındaki güzellikleri sıkıntı sayıp, bıkmadan usanmadan o düzlüğe ulaşmak için çabalayıp dururlar diyor.

O kadar duygulanıyorum ki… O anda içten yanmalı motorum yeniden devreye giriyor ve hınçla asılıyorum pedallara. Yine bir zafer anı… Sıkıntım veya soğuğun yakıcı etkisi geçmiş değil ama araya zihin perdemi koyduğum için artık bana pek işleyemiyor.

Avustralya’da neredeyse Türkiye kadar bir çöl geçmem gerekecek. Ve o yol dümdüz. İşte o anda neye çalışmam gerektiğini fark ediyorum. Demek ki bu yaşadığım sıkıntının da varlık sebebi bu. Endişeleniyorum ama sıkıntı yerini yavaşça çalışma kararlılığına bırakıyor. Daha çok çalışıp, zihnimi daha güçlü hale getirmeliyim, yoksa iki bin kilometrelik çölü geçmem çok zor olacak…

Ve sonunda benzinci görünüyor. Neler hissettiğimi anlatmaya gerek yok sanırım. Rahatladım, ama hayatı hafife aldığım için kendime kızgınım. Derin bir nefes alıp duble çay söylüyorum. Soğuktan o kadar çişim geldi ki patlamak üzereyim. Yolda duramadığım için tutmam gerekti ve bunun verdiği sıkıntı da bence başlı başına bir yazı konusu. Tuvalet bile çok soğuk ve işerken buharlar tütüyor. Ama o buharla birlikte sanki bütün sıkıntım da uçup gidiyor.

            undefined

Çayımı yudumlarken ayakkabılarımı çıkarıp kaloriferle akraba oluyorum. Ne kadar da güzel… Yaşlı garson bıyık altından gülüyor ama acıdı belli ki hiçbir şey söylemiyor. Çay üstüne çay içiyorum. Artık sayılarını unuttum ama bir kez daha tuvalete gittim onu hatırlıyorum.

Sanki beynim buzlanmıştı da yavaş yavaş çözülmeye, bana yine akıllar vermeye başlıyor; “Aslında bu tur hayatın minik bir kopyası; bir yerden gelip, bir yere gidiyor, arada bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyor, yolda hem dışarıdan ama daha çok da kendi içinden gelen bir sürü sorunla boğuşuyorsun. Nasıl ki hayat başına envai tür çorap örüp, o meseleler üzerinden kendisini anlaman için çabalayıp duruyorsa, bu yolculuk da tıpkı hayat gibi karşına çeşit türlü sıkıntılar çıkararak, seni kendine döndürüp, anlamaya, kendi derinliklerini keşfetmeye zorluyor. Şöyle diyor sanki muzip şey: ben büyük gizem filmiyim sen de beni var eden seyircim. Sana söylemeden senin içine gizlendim, beni anlamak için kendi derinliklerini keşfetmen, bunun için de kendini hayatın her türlü yollarına sokman gerekiyor. Cevaplar karşılaştığın sıkıntılara verdiğin tepkiler olarak ağzından dökülüverecek.” Aman ne hoş…

Soğuğun beynimde yarattığı bu garip düşünceler geçince garsona yolu soruyorum. Özellikle de yol üstünde başka benzinci olup olmadığını. Haberler kötü, kilometrelerce bir şey yok. Ama sanırım en zor saatler geçti çünkü artık hava artık eskisi kadar soğuk değil. Disiplini elden bırakmazsam, öğleden sonra hava tekrar soğumaya başlamadan Sivrihisar’da olabilirim. Ama bunun için öğlen yemek molası vermemem gerekiyor. Hoş, gerçi önümde yemek yiyebileceğim bir yer de yokmuş zaten…

TEKERİ KIL GİBİ BİNEMEM

Bugünlük bundan sonrası için yazabileceğim pek bir şey yok; düz, düz, düz, düz, düz, düz ve düz, hatta dümdüz bir yol. Uzadıkça uzuyor, bir türlü bitmiyor. Neyse ki sonunda hedeflediğim saatte, üşümüş, yorgun ve ruhen düşmüş olarak Sivrihisar’a varıyorum.

Ballı kaymaklı gözleme yazısını görür görmez dalıveriyorum tesise. Çölü geçerken vahaya gelmiş gibiyim. Yiyorum da yiyorum. Can sıkıntımın hıncını, kebaplardan, gözlemelerden çıkartıyorum. Hiç fena da olmuyor hani. Karnımın doyması ve ısınmamla birlikte keyfim de yeniden yerine gelmeye başlıyor.

Derken tesisin sahibi yanıma geliyor ve sohbetle birlikte kendimi çok daha iyi hissetmeye başlıyorum. Yolda yaşanan onca yalnızlıktan sonra iyi bir sohbet yeniden dünyaya dönmek için en iyi yol. Ve bisiklet turlarımda hep olan şey yine gerçekleşiyor. Ben buna tersine-pazarlık diyorum. Ne zaman kalacak bir yer sorsam, perişan halime bakıp şuna benzer bir şey söylüyorlar; “50 ₺ ama sana 30 ₺ olur”. Yine memnuniyetle kabul ediyorum. Cimrilikten değil ama bu gerçekten çok hoşuma gidiyor.

Sivrihisar büyük değil. Havada epey bir kömür kokusu var. Ortalıkta ise pek kimse yok. Otel temiz, insanlar kibar. Temizlikçi hanımı bisikletime hayran hayran bakarken yakalayınca dayanamayıp; “Bir tur bin istersen” diyorum. Neşeyle kıkırdayıp; “Yok yok, bunun tekeri kıl gibi, ben binemem.” deyince ben de gülmeye başlıyorum.

Toz içinde gri yollar, metruk evler ve sessizlik. Tipik bir taşra kasabası Sivrihisar. Ama içinde iki tane muhteşem mücevher sakladığını keşfedince çok şaşırıyorum. Birincisi; aynı anda 2 bin 500 kişinin ibadet edebildiği sekiz asırlık Ulu Cami. Ahşap ve taş karışık mimarisi gerçekten inanılmaz. Bildiğiniz bozkır mücevheri. Diğeri ise bugüne kadar Türkiye’de görmüş olduklarım arasında en görkemlilerinden biri olan saat kulesi. İkisi de gerçekten görülmeye değer.

Sadece bir günüm kaldığı için endişeliyim. Bu arada Ankara’daki arkadaşım Mehmet mesaj atıp, endişelerimi iyice arttırıyor; “Yarın yağmur geliyor”. Benim hesaplarıma göre yarın akşam yağacaktı ama işte hesap şaşacak galiba. Gitmem gereken 135 km. yol ve çok az sürüş saatim var. Bugün soğukla çok kötü bir sınav vermiş olmama rağmen, yarın sabah da erken çıkmaktan başka çarem yok. Bu düşünceyle iyice geriliyorum. Haliyle uyumak da zorlaşıyor. neyse, “Sabah ola, hayrola.” deyip yatağa giriyorum.

GALİBA YIRTTIM

Sabah ezanıyla uyandım. Bir umut, hava durumunu kontrol ediyorum. Maalesef yine -4. Ama sanki gökyüzü açık gibi. Hazırlanmaya başlıyorum. En geç saat sekizde yola düşmüş olmalıyım, yoksa akşama Ankara’da olmam imkansız. Kötü olan şu ki Polatlı’ya kadar 60 km. durabilecek bir yer yok. Gelmekte olan yağmur da cabası…

Güneş yükselmeye başladı. Hava çok soğuk ama sanki güneş biraz olsun etkisini kırıyor. Kendimi umutla doldurup yola koyuluyorum. İlk kilometreler sorunsuz geçiyor. Üşüyorum ama dayanılmayacak gibi değil. Yeniden umutlanıyorum.

Derken inişe geçiyorum. Ve yine gafil avlandığımı anlıyorum. İnişle birlikte bir bulutun altına girince güneş aniden yok oluyor. Hava birden karardı, her yer gri ve göz gözü görmüyor. Yeniden donmaya başlıyorum. Bu dünkünden daha ciddi, çünkü göz gözü görmüyor. Üstelik hiç araba da geçmiyor…

Disiplini elden bırakmadan sürmeye devam ediyorum. Çünkü ne geri dönmeyi istiyorum, ne de geri dönüp o rampayı tırmanacak gücüm ve motivasyonum var. Tek yol ilerleyip, uygun bir yerde durmak. Az önce birden buğulanan gözlüklerim şu anda buz tuttuğu için çıkarmak zorunda kaldım. Artık kısık gözlerle ilerlemeye çalışıyorum. Ellerimi ve ayaklarımı hissetmemeye başladım.

15 km. oldu ve hiçbir şey yok. 20 km. yine bir şey yok. Derken sisin içinde bir iki ev ve sağa çekmiş bir kamyonet görüp duruyorum. Ohhh… Kamyonetin buğulu camına tıklatınca kapıyı açıp şaşkın gözlerle beni süzen İsmail amca, evinde sıkılınca kamyonetine yüklediği patatesleri satmak için yol kenarına çıkmış. “Gel çay yapayım sana.” diyor. İçim gidiyor ama; “Yolum uzun. En yakın tesis nerede?” diyorum. “İki km. sonra bir benzinci var” deyince dünyalar benim oluyor. Helalleşip gitmeye çalışıyorum, ama bir türlü bırakmıyor beni İsmail amca. “Gel” diyor, “çay yapayım,” diyor, “anlat bakayım,” diyor. Aslında; “Oğlum sen manyak mısın, bu havada, bu halde, buralarda ne işin var?” demeye getiriyor. Ben kibarca izin isteyip, bir daha geçersem mutlaka duracağıma da söz verince, “Tamam o zaman.” deyip salıveriyor beni benzinciye doğru.

“Galiba yırttım”. İşte aynen böyle düşünüyorum benzincinin sıcak çay ocağına girer girmez. Yine önce doğru tuvalete, ardından da gelsin çaylar. Kendi kendime şımarıyorum. Az önce korkudan sapsarı kesmişken, şimdi benden iyisi yok. Tesiste bir tek Afgan bir çocuk var çalışan, Türkçesi pek yok ama ne istersem anlayıp getiriyor. Ben ise o keyifle çocuğa anlatıp duruyorum hikayelerimi. İnsanoğlu ne acayipsin…

Bir saatlik çay molamın ardından sis hafifçe kalkıp güneş yeniden yüzünü göstermeye başlıyor. Sanırım en zoru bitti. Bundan sonra Polatlı’ya kadar 35 km. bir yolum var ama hava artık müsait. Ondan sonra Ankara’ya 75 km. yolum kalıyor. Yağmur yağmazsa pek bir sıkıntı yok.

Tahmin ettiğim gibi pek bir güçlük yaşamadan Polatlı’ya varıyorum. Burada öğle yemeği yerim diye planlamıştım ama yağmur olasılığı yüzünden ve hazır iyi bir tempo da yakalamışken durmayıp devam ediyorum.

Dümdüz yolda kilometreler birbirini kovalarken, tesisler giderek çoğalmaya başlıyor. Artık endişelenecek pek bir şey kalmadı. Son tepeyi de aşınca Ankara karşımda olduğu gibi beliriveriyor. İşte oldu, yağmura yakalanmadan gelmeyi başardık…

DÖRT GÜNLÜK YOLU 45 DAKİKADA DÖNMEK

Ankara tabelasının yanında durup fotoğraf çekiyorum. Herhalde çok sevinmeliyim. Ama öyle olmuyor işte. İçimde dört gündür şişmekte olan balon sanki aniden sönüveriyor. Bitti. Keyfim kaçıyor…

“Neyse, en azından geçtiğim yolları izleye izleye trenle geri dönerim” diyerek kendimi keyiflendirmeye çalışıyorum ama nafile. Zaten Yüksek Hızlı Tren’e bisiklet almadıklarını öğrenince iyice sıkılıyorum. Ertesi sabah uçağa binip, dört gün boyunca kat ettiğim onca yolu 45 dakikada gerisin geriye geliveriyorum. Gerçekten ilham verici…

Evet. Artık sözün sonuna geldik. Benim için yine unutulmayacak bir deneyim oldu. Kendimden kendime yolculuk yaparken, yine hem kendimle, hem de hayatla ilgili pek çok keşifte bulundum. Yazı boyunca anlatmaya çalıştığım gibi; benim için bisiklet yolculuğu bir adrenalin arayışı, veya kendini heyecanlandırmanın bir başka yolu değil. Bu daha çok içimdeki varlığı, konfora feda etmiş olduğum canlı özümü ortaya çıkarmak için araladığım bir kapı…

Bu konfor denen şey iyi bir şey olsaydı, güzel bedenlerimizi şişkolukla gizlemezdi zaten, değil mi? Ama neyse ki fitness salonları var. Aslında sadece görüntümüzü düzeltmeye çalışırken, hem kendimizi hem de etrafımızdakileri spor yapıyoruz diye kandırabiliyoruz. Cin işi insan buluşu işte. Oysa ki içinde hayatın kıvılcımı olmayan spor, hareket etmekten başka nedir ki gerçekten? Siz hiç fitness yaparak ava hazırlanan bir aslan yavrusu düşünebiliyor musunuz? Ya da kanatlarını aç-kapa aç-kapa yaparak pike yapmayı öğrenebilecek bir martı?

Yaptığım şeyi anlatınca genelde “Sen insan değilsin ki zaten!” diyorlar. Onlardan farklı olduğum hususuna katılıyorum ama söyledikleri şey bana biraz garip geliyor. “İnsani özelliklerimi kullanmaktan vazgeçerek vücudumu çalıştırmak yerine konfora teslim olursam, sonra da kendimden esirgediğim bu heyecan-coşkuyu iş, güç, alışveriş, seks, alkol, kumar, uyuşturucu, adrenalin vs. de arayıp her seferinde hüsrana uğrarsam, ama yine de inatla aynı şeyleri denemeye devam edersem mi insan oluyorum acaba?” diye kendime sormadan edemiyorum…

Sakın bu yazıyı okuduktan sonra bir bisiklet alarak yollara düşüp sonra da hayatınızın aniden güllük gülistanlık olmasını beklemeyin! Çünkü aslında bu da konfor alanınızdan çıkmamanız, mutlu olmak için yine kendi büyünüz dışında bir şeyden medet umduğunuz anlamına geliyor… Bunu yapmaktansa bir dakika durun ve konfor aşkıyla sizi yere çekip durmakta olan benliğiniz yerine, sizi yukarılara doğru uçurmak için hazırda bekleyen içinizdeki o heyecanlı çocuğa bir şans verin. İnanın bana arkası çorap söküğü gibi gelecektir…

Sevgiler…

 

 

 

Bu yazı KARTAL KENDİRCİ tarafından yazılmıştır.|06 Şubat 2019