Cyclist Türkiye

Bir Hayalin Gücü

BİR HAYALİN GÜCÜ

Yıl 1996. Lise ikinci sınıfın ilk haftası. İngilizce dersindeyiz. Yeni öğretmenimiz, geleneksel olduğu üzere bizleri tek tek kaldırıp sorular soruyor: Nerede oturuyorsun, boş zamanlarında ne yaparsın? Ders İngilizce olduğu için bu tip sohbetler de haliyle önem kazanıyor. Sıra bana geliyor. Boş zamanlarımda bisiklete bindiğimi söylüyorum. Kadın öğretmenimiz beklenen o muhteşem soruyu soruyor: "Bisiklete nerede biniyorsun?" 

Verecek cevap bulamıyorum. Bisiklete yolda binilir tabii. Nasıl bir yol olduğunun önemi yok. Yol olarak gördüğünüz her zeminde bisiklete binersiniz. Ve ağzımdan; ‘’Boğaziçi Köprüsü’nde!’’ cevabı çıkıyor. Öğretmen, uzun ve ters ters bana bakıyor. Sınıfta bir sessizlik… ‘’Evet, istiyorum bunu!’’ diyorum. Öğretmen ters bakmaya devam ederek; ‘’Bir genç kız olarak fazla cesur buldum seni çocuğum!’’ diyor. Ve sıra diğer öğrenciye geliyor. Boğaziçi Köprüsü’nden bisikletle geçme isteği televizyonda haberlerde rastladığım ve hayran olduğum bir kadından ileri geliyordu: Hülya Koç. Bisikletiyle dünyayı gezmiş bir Türk kadını. 1995 yılıydı sanırım. Dünya turunun Asya kısmına Boğaziçi Köprüsü’nden bisikletle geçerek başlayacaktı. Öğretmene bu cevabı verirken ondan esinlenmiş olmalıyım. Aslında öğretmenle dalga geçmemiştim. Gerçekten bir gün orada bisiklete binmek istiyordum. Ama söylediğim yıla ve yaşıma göre bu aşırı bir istek göründü sanırım. Yıllar sonra ise bunu gerçekleştirecektim. Aynı yılın sıcak bir yaz günü, evden sabah 08.00’de başlayacak staj için 06.00’da yola çıkarak Tarabya Oteli’ne doğru ilerlemekteydim.Güneş doğmadan önce yola çıkardım. Sabah sabah yol uzun ve sıkıcıydı. Ama Beşiktaş’tan Tarabya’ya gidene dek boğaz manzarası muazzamdı. Otobüsteyken güneşin doğduğu anlara şahitlik eder ve sudaki yansımalarını izleyerek yolu tamamlardım. Cebimde babama ait eski püskü bir radyo, kulağımda kulaklıkla en sık rastladığım ve sevdiğim parça olan Crowded House - Don’t Dream It’s Over’ı dinlerken bugünlerin biteceğini ve güzel günler göreceğimi hayal ederdim. Şarkının yalnızca nakaratını anlayabiliyordum ama o bile umut vermeye yetiyordu. Otobüsle giderken sahilde arada bir bisikletçilere rastlardım. Bu yeterince sinir bozucuydu. Bunu yapmayı ben de çok istiyordum; ama bisikletim yoktu, alacak param da. Her sabah otobüs durağına yürürken aşağı mahallede sahile bisiklete binmeye giden yaşlı bir amca görürdüm. Adam hiç sektirmeden her sabah bisiklete binerdi. Başka gün, hava yağmurlu olduğu halde yağmurlukla çıkan bir yol bisikletçisine rastlamıştım. Gözlerim kamaşmıştı; ne güzel insanlardı bunlar böyle. Nerede yaşarlardı? Nasıl bir hayatları vardı? 

Yıllarca bana bisiklet alması için babama yalvardım. Her yıl “Sınıfını geç, alacağım.” derdi. Sınıflarımı patır patır geçtim. Yaş on altı olmuştu ve bisiklet sözü tutulmamıştı. Sorduğumda ise hayat karartıcı; “Kızlar bisiklete binmez!” sözünü duyacaktım. Madem öyle, iş başa düşmüştü. Staj da olsa ilk kez maaşlı bir işe girmiştim ve para kazanıyordum. Her akşam iş dönüşü bir beyaz eşya mağazasının önünde sıra sıra dizilmiş bisikletleri görürdüm. Bir tanesini gözüme kestirdim. Alacaktım. Ve işe otobüsle değil, o bisikletle gidecektim. Güneşin doğuşunu bisikletimle, havayı koklayarak karşılayacaktım. Stajımdan kazandığım tüm parayı ona verdim ve bisikletimi aldım. Ailem tarafından sürekli engellendiğim için zor ve sancılı bir süreçti. Ama hayatımda kendime yaptığım en büyük iyiliklerden biridir bu. Hatırladıkça mutlu olurum. Bisikletle ilk yaptığım şey; otobüste hayalini kurduğum Beşiktaş-Tarabya arasını bisikletle gitmek oldu. Otobüs boyunca bitmeyen zaman, bisiklete giderken sanki çabucak akıyordu. Buna bir tür  zamanda görelilik demeliyiz belki de. O bisikletin tadını yalnızca iki ay çıkarabildim. Sonrasında açık kalan apartman kapısından giren bir hırsız tarafından sonsuza kadar benden çalınacaktı. Olsun. Ben bisiklete binmenin tadını almıştım bir kere. Bu bisiklet sevdama, parasızlık ve üniversite yılları derken yaklaşık on yıl ara vermek zorunda kaldım. Bisikletimin çalınması ve ondan önce ailemin bisiklet aldığım için zaten benim üstüme yeterince gelmiş olması ne yazık ki beni bu güzel şeyden uzak tutmaya yetmişti. Bir daha bisiklet almak çok zordu.

2005 yılı üniversite bitmişti ve artık kendi paramı kazanır durumdaydım. Tatile gittiğim bir beldede benden yaşça büyük bir sporcu ve bisikletiyle karşılaştım. Bisikleti görür görmez aklım başımdan gitti. Bisiklet oldukça eski ve hantal bir Peugeot’ydu. Yıllar sonra o bisiklete tekrar rastlayıp da, hurda bir yol bisikleti olduğunu gördüğümde bir yandan hayal kırıklığına uğrarken; bir yandan da şaşırmıştım. Aslında ne olduğunun bir önemi yoktu. Önemli olan ve o günden sonra aklımda kalan tek şey, içimde delicesine alevlenen bisiklet tutkusuydu. Bu tutku, peşimi hiç bırakmadı. Takip eden yılbaşı bir yol bisikleti almak için araştırmalara başlamıştım bile. Evet, beni ifade eden tek bisiklet oydu: Yol bisikleti. Bisiklete yapılan son kutsal dokunuş… Bu da, ayrı bir yazımızın konusu olsun.

Bu yazı ZUHAL YEKELER tarafından yazılmıştır.|17 Eylül 2015